We are all stardust


Biz, 4,5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiçbir sebep yoktur. İnsan bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir.

Dünya ve Güneş'in daha milyarlarca yıl yaşayacağı tahmin ediliyor. İnsanın gelecekteki gelişimi kontrol altında biyolojik çevre, genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makinalar arasında yakın ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye rağmen durağan kalamayacağımız açıktır.

Bildiğimiz kadarıyla tarihimizin ilk dönemlerinde on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürüleri avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratılışından 4,5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşıyoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala çatışmalardan kaynaklanıyor).

İnsanların bağlılığının sadece milletine, dinine, ırkına ya da ekonomik grubuna değil tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani onbin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk, din ya da politik eğilimi olan birinin çıkarı, bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli.

İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleit asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz, en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı gereksinimlerimiz ve en sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde, nükleik asidlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı - iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamak gerekir.

Kuşku yoktur ki yüzbinlerce yıl önce avcı - toplayıcıyken taşıdığımız içgüdü mekanizmamız biraz değişmiştir. Toplumumuz o günlerden bu yana dev adımlarla gelişmiştir. İçgüdülerimiz bazı şeyleri ve kalıtım- dışı öğrenmeyle edindiğimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamızı söylüyor, sonuçta çatışma doğuyor.

Bir dönem sonra tüm insanlara karşı aynı özdeşleştirici duyguları besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eğer tüm insanları dünyanın 4,5 milyar yıllık tarihinin ortak ürünü olarak görebileceksek, neden aynı tarihi paylaşan diğer organizmalara da aynı özdeşleştirici duyguları beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azını gözetiriz -köpekler, kediler, sığırlar gibi- çünkü bu canlılar bize faydalıdır ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, balıklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir.


Bence, tümümüzün yaşadığını özdeşleştirici duygu yoksunluğunun nedeni kalıtımdır. Bir karınca sürüsü diğer bir karınca gurubu ile öldüresiye savaşabilir. İnsanlık tarihi deri rengi farkı, inanç değişiklikleri, giyim ya da saç modeli ayrıcalıkları gibi ufak değişiklikler nedeniyle çıkmış savaşlar, baskınlar ve cinayetlerle doludur.

Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları -örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri- bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. Bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasında koruyabilmek için gerekli uyarlanmış değerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örneğidir ve tehlikelidir. 

Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şakilde donatılmış makinelere hayranlık ve saygı duyuyorsak... Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanın biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe soluduğumuz oksijen, tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu.

Yaşamın tüm örneklerine saygı dünyadaki tüm dinlerin birkaçında, örneğin Hindu dininin bir kolunda (jainler) vardır. Vejeteryanlar da buna benzer bir duyguyu taşırlar. Ama, bitkileri öldürmek hayvanları öldürmekten niye daha iyidir?

İnsan yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayabiliriz. Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz; endüstriyel ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz; yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir, doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz.

Günün birinde uzak bir yıldızda milyarlarca yıl süren evrimden sonra gelişmiş, bize bedenen benzemeyen ancak bizim gibi düşünebilen yaratıklarla tanışabiliriz. Canlılarla özdeşleşme duygumuzun ufuklarını genişletmeliyiz. Yalnızca kendi gezegenimize ait yaşam biçimlerine değil geniş galaksimizin yıldızlarında yaşayan eksotik ve gelişmiş yaratıklara da aynı saygı ve hayranlığı gösterebilmeliyiz.

*
Carl Sagan

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder