Susan Sontag etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Susan Sontag etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Albert Camus

 

Camus’nün kurmaca metinlerinde, ünlü denemelerinin sesi, serinkanlılığı ve sakinliğinde cismani olmayan bir şey vardır. Güzelce yansıtılan varlığıyla, o unutulmaz fotoğraflarına rağmen söz konusu olan bir şeydir bu. İster bir palto, ister bir süveter ve açık bir gömlek, isterse takım elbise giyiyor olsun, dudaklarının arasında hep bir sigara tutuludur. Üstelik birçok açıdan neredeyse ideal bir yüz diyebiliriz onunkine: delikanlı görünümlü, yakışıklı ama fazla yakışıklı olmayan, ince, sert, hem yoğun hem mütevazı ifadeli bir yüz. Tanımak isteyeceğiniz bir adam.


Susan Sontag


Susan Sontag / Francis Bacon

FRANCIS BACON

Susan Sontag



Erken-gelişmiş bir sanatçı olan Bacon’un arkasında uzun bir sanat yaşamı vardır şimdi. Ne var ki, kendisi, kırk beşinden önce (Bacon 1909 doğumlu olduğuna göre, 1954'ten önce yani) değerli herhangi bir yapıt vermediğini söylemiş, hatta bir söyleşide, resme otuz yaşından sonra başladığını iddia etmiştir. Oysa, Paris'te geçirdiği 1927 yılında (on sekiz yaşında) suluboya çalıştığı, 1929 sonlarında yağlıboyaya geçtiği ve resimlerini ilk kez 1930'da, Londra'daki atölyesinde sergilediği bilinmektedir. Bacon'un, 1944 öncesinde yaptığı bütün resimlerini yok ettiği söylentisi vardır. Ama, Bacon'un bu ilk Çalışmalarını gizleme isteği, özyaşamöyküsünde anlamsız bir karışıklık yaratma çabası değildir. Kronolojik kayıtları “yalanlama"sı, önemli bir psikolojik ve sanatsal gerçeğe, yani Bacon'un sanıldığı gibi “erken gelişmiş" olmayıp, aslında “geç-gelişmiş” olduğuna işaret eder.

Çoğu sanatçı, tüm yaratısına canı gönülden sahip çıkar; başından beri yaptıklarını haklı göstermeye uğraşır. Yalnızca Ingmar Bergman ve Bacon gibi, orta veya daha geç yaşta varlıklarının derinlerine şaşırtıcı dalışlar yapmış olan bazıları, ilk çalışmalarını reddetme lüksüne sahiptirler. Bergman, örneğin, ancak kırkına doğru az çok değer taşıyan filmler yapmaya başladığını söylemiştir. Bergman'ın delikanlılık çağında bile başarılı bir senaryo yazarı ve tiyatro yönetmeni olduğu, ve “değersiz” diyerek geçiştirdiği dönemde ilk on filmini yaptığı düşünülürse, bu “kendini-inkâr” daha da ilginç gelir. Çoğu sanatçı, yazar, film yönetmeni vb. en özgün çalışmalarını meslek yaşamlarının başlarında/ortalarında yapar ve sonra, kendilerini yinelemeye veya düzenlemeye başlarlar. Bacon ise, Bergman gibi, ancak orta-yaşta gerçek bir atak yapan, sonra da gelişmeyi ve şaşırtmayı sürdüren ender sanatçılardandır. (Bu tür kişilerin, Bacon ve Bergman’ın da olduğu gibi, orta-yaş ve sonrasında genç görünüşlü kalmaları ilginçtir.)


Sado-mazoşizm / Nazizm


Üniformalarla ilgili genel bir fanteziden bahsedilir. Üniformalar topluluğu, düzeni (giyen ya da takanın kim olduğunu ve ne yaptığını belirten rütbeler, şeritler, madalyalar, şeylerle) kimliği, yeterliliği, resmi yetkiyi, meşru şiddet kullanımını akla getirirler. Ancak üniformalarla, (erotik malzemeler ve özellikle güçlü ve yaygın bir cinsel fantezi örnekleri olarak SS üniformalarının fotoğraflarıyla) üniforma fotoğrafları aynı şey değildir. Niçin SS? Çünkü SS, faşizmin açıkça şiddet kullanmada hak iddia etmesinin, başkalarının mutlak anlamıyla aşağılama hakkı olduğunu ileri sürmenin ideal olarak somutlaşmış haliydi. 


SS. Regalia kitabının arka kapağında açıklandığı üzere: 

Üniforma siyahtı; Almanya'da önemli çağrışımlarla yüklü bir renk. Bu bakımdan SS'ler, rütbeyi ayırt etmek için yaka yazılarından kurukafalara kadar çok çeşitli nişanlar, semboller, rozetler takıyorlardı. Görünüşleri hem dramatik hem de tehditkardı.

Dünyanın her köşesindeki, özellikle Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Japonya, İskandinavya, Hollanda ve Almanya'daki pornografi literatürü, filmleri ve muhtelif eşyalarda, SS b,r cinsel serüvencilik referansı haline gelmiştir. Acayip seks imgelerinin önemli bir bölümü Nazizm sembolü altına konmuştur. Botlar, deriler, zincirler, ışıldayan gövdelerdeki demir haçlar, gamalı haçlar, yanı sıra el kancaları ve kocaman motosikletler, erotizm pazarının gizli ve en karlı eşyaları olarak sergilenmektedir. Seks mağazalarında banyolar, deri çubuklar, kırmızı fenerler geniş yer tutar. Ama neden? Neden cinsel bakımdan baskıcı bir toplum olan Nazi Almanyası böyle erotikleşmiştir? Eşcinsellere yapılmadık zulüm bırakmayan bir rejim nasıl geyleri tahrik eden bir nesneye dönebilmiştir?


Susan (Thomas Mann'le Karşılaşma)

Harikulade bir ergenlik öyküsü bu, uzun zamandır ilk kez bir metni büyük bir merakla, bu derece iştahlı okuyorum. Susan Sontag'ı, kitaplara olan tutkusu ve yazarlık yaşamıyla, kendime hep çok yakın hissettim; ve hep çok tanıdık hisler ve kaygıları buldum onda. Daha liseli yıllardayken tuttuğu günlüklerinde karşılaştığım erken gelişmiş bilinci, duyarlığı şaşırtmış, ürkütmüştü beni; o yıllardan bir hatıra bu da: Susan Sontag'ın, Büyülü Dağ romanını okumalarının ardından arkadaşı Merril'le birlikte Thomas Mann'in evine gidişlerinin öyküsü.  



Thomas Mann'le Karşılaşma


Onunla karşılaşmamla ilgili her şey belleğimde utancın renkleriyle donanmış durumda.

1947 Aralığı. On dört yaşımdaydım ve çocukluk denen o uzun tutukluluk döneminden kurtulur kurtulmaz atılacağım gerçek yaşama karşı sabırsızlık ve hayranlıkla dopdoluydum.

Ergenliğin eşiğindeydim, orta öğrenimim on beş yaşıma geldiğimde tamamlanmış olacaktı. Ve sonra, sonra... her şey açılıp saçılıverecekti. Ama o güne dek beklemek, zaman öldürmek gerekliydi (henüz on dört yaşındaydım). Güney Arizona çölünden Kaliforniya’nın güneyine yeni gelmiştim, önümde yeni kaçış perspektifleriyle, yeni bir yaşam çerçevesi açılmıştı; bu da çok hoşuma gidiyordu. Onulmaz bir dolaşma hastalığından muzdarip olan dul annem, 1945’te Amerikalı as pilotlardan biriyle ikinci evliliğini yaptı; yakışıklı bir adam olan eşi, vücudundaki onurlu yaralar nedeniyle bir yıl hastanede kaldıktan sonra, çölde bir nekahat devresi geçirdi. Onun sayesinde annem, nihayet bir yere yerleşebildi. Böylece, ertesi yıl yeni bir aile oluştu: Anne, üvey baba, küçük kız kardeş, köpek, inanılmaz bir maaşla tutulmuş İrlandalı kâhya kadın, geçen günlerin kalıntısı ve nihayet, bu yeni iklimde yabancılık çeken taşınmış bir parça eşya örneği, ben... Kaptan Sontag’ın bize katılmasıyla, Tuckson’un kenar mahallelerinden birinde, kirli bir sokakta bulunan kulübemizi terkederek, San Fernando vadisinin girişindeki, kayın ağaçları ve sıra sıra güllerle çevrili çok güzel bir pancurlu villaya taşındık. Üvey babam, hafta sonlarında, üniformasından sıyrılmış olsa bile her zamanki askeri disiplinini bozmadan, üzeri biftekler ve tereyağına bulanmış mısır taneleri yüklü barbeküyü kumanda ediyordu. Yiyor, yiyordum! Karşısında ağzını durmadan şapırdatan kemik yığını ve asık suratlı bir anne duran insan, başka ne yapabilir ki? Onun sönüklüğü kaptanın neşesi kadar kaygı vericiydi. Hayır, artık aynı ailenin üyeleri rolünü oynamayı sürdürmelerini hayal etmek gerçekten olanaksızdı! Artık çok geçti! Onlardan uzaklaşmıştım; yüzüm, çok çabuk büyüyen, artık ailenin büyük kızı olmuş o bebeğin yüzünün aynısı olsa da, ben artık onlardan biri değildim. (Fransızlar "fikren ayrıldım" deyip aynı yerde sürünmeyi sürdürerek işin kolayına kaçarlar)

Çocukluğun şu son yılları geçsin, yeterdi. Zaman akıp giderken, küçük aile toplantılarından keyif duyar gibi davranmak, anlaşmazlıklardan kaçınarak aileden geçinip tıkınmak yasaklanmış değildi ne de olsa... Doğruyu söylemek gerekirse, hayatta en çok anlaşmazlıklardan korkmuşumdur. Üstelik açlık duygum da bitip tükenmek bilmiyordu.

Hayatın zor olduğuna inanıyordum bir yandan da, çünkü salaklıktan kaçınmayı kendime iş edinmiştim (oysa içinde yüzüyor gibiydim), sınıf arkadaşlarımla öğretmenlerin aptallıkları, evdeki çılgın yavanlıklara ek olarak, televizyonda arka planda kahkaha kayıtlı haftalık komedi izlenceleri, şurup tadında hit-parade’ler, beyzbol oyunlarının histerik özetleri ve radyodan dinlenen profesyonel çatışmalar oturma odasını doldurdukça, her akşam, özellikle de hafta sonları çıldıracak gibi oluyordum. Dişlerimi gıcırdatıp saçlarımı çekiştiriyor, tırnaklarımı kemiriyor ama terbiyemi bozmuyordum. Başkalarının hakkımda düşündükleri umurumda bile değildi; benim gözümde hepsi de şaşırtıcı bir biçimde kör ve az meraklı kişilerdi; öğrenme isteğiyle yanıp tutuşarak, kendimle çevremdekiler arasındaki bu çarpıcı aykırılığın nedenlerini ortaya çıkarmak istiyordum; başka yerlerde bana benzeyen bir sürü insan bulunduğundan kuşku duymuyordum. Yolumda bir engel olduğu hiçbir zaman aklımın ucundan bile geçmemiştir.

ÖLÇÜSÜZ BİR OKUMA AÇLIĞI

Buraya gelmeden önce yaşamış olduğumuz sekiz ev ya da dairede kendime ait bir odam olmamıştı. Kendi kapıma sahip olmak, ne düştü ama! Oysa şimdi buna sahiptim. ve bir cep lambasının ışığında, örtülerin altına saklanmadan serbestçe ve saatlerce okuyabiliyordum
artık.

Küçüklüğümden beri ölçüsüz bir okuma açlığı hissetmişimdir; elime ne geçse okurdum: Masallar, çizgi-romanlar, Compton Ansiklopedisi, astronomi kitapları, kimya, Çin bilginlerin bibliyografyaları, Richard Hallburton'ın tüm gezi kitapları ve çok sayıda klasik yapıt. Neden sonra, kırklı yıllarda, Tuckson'da modern kütüphanenin derinliklerinde boğulur gibi olma keyfini yaşadım. Her yapıt, önümde marangozun metresi gibi yayılan yeni ufuklar açıyordu. Los Angeles’a gelişimden bir ay sonra, Hollywood caddesi üzerinde, yaşam boyu müşterisi olacağım kitapçılardan birini keşfettim: Pickwick; her gün okul çıkışı, dünya edebiyatından birkaç yapıtı ayakta okumak, param varsa almak ya da cesaretim varsa çalmak için oraya gidiyordum. Her çalışım, haftalarca süren vicdan azabına neden oluyordu, ama cepte bulunan para o kadar olursa elden başka ne gelir ki? kütüphanelere neden gitmediğimi düşünmek ilginç geliyor bana. Kitaplara sahip olmak, küçücük odamın duvarlarını çevreleyen raflarda birer koruyucu tanrı gibi onları dizili görmek gerekliydi bana.

Öğleden sonraları, hazine avına çıkıyordum. Dersten sonra hemen eve dönmekten hep nefret ettim. Holywood Caddesiyle Highland Caddesinin kesiştiği köşebaşından birkaç sokak ötede bir plak satıcısı keşfettim. Dükkân sahipleri, her hafta dinleme kabinlerinde müzikle dopdolu saatler geçirmeme izin veriyorlardı; ayrıca bir de uluslarrası gazeteleri satın almadan okuyabildiğim gazete kulübesi vardı. Ah, altın çağ! Bunu yaşağımın bilincindeydim. Rengârenk saman çöplerinden binlerce kaynak arasında boğuluyordum. Odama kapanıp okumuş olduklarımı öykünerek yazıyor ve bir günlük tutuyordum. Kelime hâzinemi zenginleştirmek için sözcük listeleri düzenliyor, plaklarımı dinleyerek orkestra şefliği yapıyor ve her akşam gözlerim açıncaya dek okuyordum.

ARKADAŞLAR

Kısa sürede arkadaşlar edindim. Onlarla ilgilendiğim konulan konuşabilmek hoşuma gidiyordu. Benim kadar okumuş olmalarını beklemiyordum; onlara ödünç verdiğim kitapları okuduklarını görmek bana yetiyordu. Müzikte ise acemiydim. İkinci yıla başladıktan az süre sonra son sınıftan, müzik bilgileri benimkinden kat kat üstün iki arkadaş edindim. Elaine flüt, Mel ise piyano çalıyordu. Şık sık konserlere gidiyorlardı ve ince bir müzik zevkine sahiptiler.

Arkadaşlarımdan her biri "en iyi arkadaşlardı. Başka bir çözüm yolu bulamamıştım. Müzik konusunda iki akıl hocamın dışında ikinci sınıftan bir arkadaş, son iki yıllık orta öğrenim döneminde romantik kavalyem olarak bana eşlik etti. Peter, babadan yetim bir göçmendi (yarı Fransız, yarı Macar). Sürekli taşınmalar onun hayatini benimkinden de çok etkilemiş gibiydi. Gestapo babasını tutuklayınca, annesiyle birilikte Paris’ten ayrılıp Fransa’nın güneyine kaçmış, 1941'de Lizbon üzerinden gemiyle New York’a geçmişlerdi. Arkadaşlığımız, okul kafeteryasında, merhum pederlerimizin yüksek kaliteli özelliklerini anarken perçinlendi. Peter’le birlikte sosyalizmi ve Henry Wallace’ı tartışıyor, elini tutarak izlediğim acıklı filmlerde omzuna yaslanarak ağlıyordum. Birlikte bisiklet gezilerine çıkıyor, Griffith Park’ta çimenler üzerine uzanarak öpüşüyorduk. Anılarım beni yanıltmıyorsa, Peter’in hayattaki üç aşkını annesi, ben ve bisikleti oluşturuyorduk. Esmer, zayıf, sinirli ve uzun boyluydu. Bense, sınıfın en genci olmakla birlikte genellikle erkeklerden daha uzun boyluydum; sporcu atletler konusunda alabildiğine özgür düşünmekle birlikte, boy konusunda garip bir tutuculuk vardı bende: Bir arkadaş, iyi olduğu kadar, uzun boylu da olmalıydı. Bu sonuncu koşulu yerine getiren tek kişi ise Peter’di.

Bir başka "en iyi arkadaşım", başka bir lisede yine ikinci sınıf öğrencisi olan Merrill’di; Sakin, tıknaz ve sarışın, ayrıca da, açıkgöz, kurnaz ve "genç kızlara hayal kurduracak yakışıklılıkta"ydı. Fazlasıyla da akıllı olduğuna göre ayrı bir kategoride tutulması gerekiyordu. Alçak ve yumuşak bir sesle konuşur, ağzıyla değil, gözleriyle gülümserdi. Merrill, kendisi için deli olduğum tek arkadaşımdı. Ona bakmaya doyamazdım. Onun içinde erimek ya da onun benim içimde erimesini isterdim, ama aşılmaz bir engel vardı aramızda: Benden birkaç santim kısaydı boyu. Diğer engeller ise tartışılabilirdi: Merrill bir sır küpüydü, hesapçıydı (kelimenin tam anlamında: Konuşmasında sayılar hep egemendi) ve bana dokunaklı görünen konular onu fazla duygulandırmazdı. Aynı şeylerden hoşlanıyorduk ve bunların başında da müzik geliyordu. Aynı plak koleksiyonlarına sahiptik, Highland plak evinin karanlık ama serin kabinlerinde güçlerimizi birleştiriyorduk.

MÜZİK

Bazen benim, bazen de onun arabasında birbirimize yakınlaşıyorduk. Geceleri onların mavi Chevrolet’si, ya da bizimkilerin yeşil Pontiac’ını alarak deniz kenarına gidiyorduk; kentin ışıklarını sonsuz bir havaalanı gibi yansıtan sular ayaklarımızın dibindeydi. Yanımızdaki arabalarda sevişen çiftlere aldırmadan kendi zevk âlemimize dalıyorduk. İnce ve zor çıkan bir sesle şöyle diyorduk birbirimize: "Dinle ve bil bakalım hangi parça bu?" Belleğimizi yokluyor ve birbiri ardından Mozart yapıtlarından Koechel numaralarını sıralıyorduk; yüz yirmi altı tane arasından büyük bir bölümünü anımsayabiliyorduk. Elaine ile Mel’den duyduğumuza göre Nazi kökenli olan Gieseking’in Debussy kayıtlarını satın almanın doğru olup olmayacağını tartışıyor ve bir önceki pazartesi günü dinlediğimiz John Cage’in piyano resitalini beğendiğimize birbirimizi inandırmaya çalışıyorduk. Sonra da, Stravins’kinin daha kaç yıllık ömrü kaldığı konusunda konuşuyorduk. Bizlerin ölümüne karşılık Stravinsi’ye daha kaç yıllık bir yaşam verilebilirdi? Yirmi yıl? Evet, kuşkusuz. Bunu ummaya cesaret etmek çok kolay ve çok güzeldi. 1947’de on dört ve on altı yaşındaki bizler için, Stravinski denen bu harika adamın yirmi yıl daha yaşayacağını düşünmek baş döndürücüydü. (Bugün, bundan da uzun bir süre yaşadığını bilmek ne güzel.) Bu olağanüstü insan için kendi yaşamlarımıza karşılık yirmi yıl daha istemek, oldukça zayıf bir tutku işaretiydi. Peki öyleyse, on beş olsun. Neden olmasın?

Olmaz, on olsun. Şaka mı ediyorsun?

Beş? Gitgide düşüyorduk. Ama tamamen yadsımak, bir saygı sevgi eksikliği gibiydi. Bizim yaşamlarımız neydi ki -liseli gençlerin anlamsız olmakla birlikte vaatlerle dolu yaşanılan - dünyaya Stravinsi’nin bir beş yıl daha yapıt kazandırma olasılığı karşısında? Beş yıl? Anlaştık.

Ya da belki dört? İçimi çekiyordum. Hadi, Merrill, devam edelim.

Üç? Yalnızca üç yıl daha yaşasın diye ölmek mi?

Genellikle dört üzerinde anlaşıyorduk; bu bir minimumdu. Evet. Stravinski'nin yaşamını dört yıl uzatabilmek için her ikimiz de hemen, oracıkta ölmeye hazırdık. Okumak ve müzik dinlemek; artık kendin olmaktan çıkmanın zafer dolu tatmini... Sevdiğim ve hayranlık duyduğum hemen hemen her şeyin bugün ölmüş (ya da çok yaşlı) veya dışardan, örneğin Avrupa’dan gelmiş kişilerce yaratılmış olması kaçınılmaz gibi görünüyordu bana.

BÜYÜLÜ DAĞ

Tanrıları biriktiriyordum. Stravinsi müzikte neyi ifade ediyorsa, edebiyatta da Thomas Mann aynı şeydi. Benim için bir Alaaddin’in mağarası olan Pickwick’ten, 11 Kasım 1947’de Bûyülû Dağ’ı satın aldım.

Aynı akşam okumaya başladım ve başlangıçta soluğum kesilir gibi oldu. Ellerimde tuttuğum gelişigüzel bîr yenilik değil, sarsıcı bir yapıt, bir bulgu ve keşifler kaynağıydı. Avrupa bütünüyle kafamın içini kuşatmış ve beni ağlatmıştı. Verem, anneme göre biraz utanç verici bir hastalıktı. Gerçek babam buzdan çok uzakta ve yıllarca önce veremden ölmüştü ve şimdi Tuckson’da bu hastalık, sıradan bir mutsuzluktu artık. Oysa bu kitapta verem, patetik renklere ve ruhsal açıdan şaşırtıcı bir ilginçliğe bürünmüştü. O büyülü dağda kişiler fikirleri, fikirler ise hep sezinlemiş olduğum gibi tutkuları temsil ediyordu. Düşünceler beni zor bir sınamadan geçiriyordu ve sırasıyla, Setembrini’nin insani çıkışının ardından Naphta’nın sevinci ve kaygısıyla ateşim yükselir gibi oluyordu. Ve o tatlı, son derece iyi yürekli, dürüst Hans Castorp, Mann’ın düşlemiş olduğu o öksüz çocuk, yüreğimde savunmasız bir kahraman gibiydi; hem öksüz olduğu için, hem de kendi hayal gücümün tertemiz oluşu nedeniyle onu savunmasız gibi görüyordum. Mann’ın onun portresini yaparken gösterdiği alçakgönüllü sevecenliği seviyordum; biraz saf, fazlasıyla içten, uysal, pek parlak olmayan bir portre (gerçekte, kendimi de böyle-görüyordum)... Sevecenlik! Peki ya Hans Castorp, saman altından su yürüten biri idiyse (annem günün birinde yüzüme karşı bu suçlamayı yapmıştı)? İşte onu bana diğerlerinden değişik gibi gösteren buydu! Onun dindarlık eğitimini, başkalarının yanında edepli bir biçimde yaşadığı zor katlanılır yalnızlığını, acı veren yeknesaklık (bizi eğitenlerin hakkımızda hayırlı olduğunu düşündükleri tarz), serbest ve tutkulu konuşmalarla belirginleşen yaşamını anlıyordum. Kendi gündelik gidişatımın olağanüstü bir yansımasıydı bu.

Bir ay boyunca, kitap her yerde bana eşlik etti. Daha yavaş, sindirerek okumamı öğütleyen mantığımı dinleyemeyecek kadar heyecanla, bir solukta okudum. Ancak bu ritm, 334 ile 343. sayfalar arası yavaşladı: Hans Castorp ile Claudia Chauchat, en sonunda aşktan söz ederken metin Fransızcaydı ve ben bu dili hiç bilmiyordum. Hiçbir şeyi kaçırmama kaygısıyla, Fransızca-İngilizce bir sözlük satın aldım ve konuşmaları kelime kelime çevirdim. Son sayfaya gelince kitabı bırakma fikri bana öylesine ters geldi ki, böylesi bir yapıtın hakkını tam verebilmek için her akşam bir bölümü yüksek sesle okumaya kendimi zorlamak kaydıyla yeniden okumaya başladım.

Sonra da, okurken duymuş olduğum zevki bir başkasıyla paylaşabilmek ve kitap hakkında konuşabilmek için onu bir arkadaşıma ödünç vermek istedim. Aralık ayı başında Büyülü Dağ'ı Merrill’e götürdüm. Benim her önerdiğim kitabı anında okuyan Merrill de kitaba bayıldı. Bravo. Ve sonra şöyle dedi: Neden gidip onu görmüyoruz?" İşte o da bütün neşem utanca dönüştü.

Buralarda oturduğunu bilmiyor değildim kuşkusuz. Güney Kaliforniya, kırklı yıllarda, her türden ünlü isimleri barındırıyordu. Arkadaşlarım da, ben de, yalnızca Stravinski ve Schoenberg’in değil, Mann, Brecht (Charles Laughton’un çevirdiği Galile'sini yeni izlemiştim), İsherwood ve Huxley’in de burada yaşadıklarını biliyorduk. Ama onlardan biriyle ilişki kurmanın yine bu taraflarda oturan Ingrid Bergman ya da Gary Cooper'la görüşmeye kalkmak kadar hayal dışı olduğunu düşünüyordum.

Büyülü Dağ'ın sarhoşluğu içinde, onun "burada" olduğunu aklıma bile getirmemiştim. Benim için o bir kitap, daha doğrusu kitaplardı. Mann, ölümsüzdü; dolayısıyla Victor Hugo kadar ölüydü. Ne diye onunla karşılaşmaya çalışacaktım ki? Kitapları vardı ya!

Popüler Kültür / Susan Sontag




"The Doors ile Dostoyevski arasında bir seçim yapmam gerekseydi,
 o zaman elbette Dostoyevski'yi seçerdim. Ama seçmek zorunda mıyım?"

aklıma yakın zamanda yapılan bir röportajında Pink Floyd'u hiç duymadığını söyleyen ressam Yüksel Arslan (1933 - 2017) geldi.

Yüksel arslan için: https://kaotikbenlik.blogspot.com.tr/search/label/Artures


Okumak / Susan Sontag


Okumak benim eğlencem, kafa dağıtma yolum, tesellim, benim küçük intiharım. Dünyaya katlanamadığım zamanlar bir kitap alıp battaniyenin altına kıvrılırım. Beni her şeyden uzaklaştıran küçük bir uzay gemisi gibidir. Ama sistematik bir okuyucu değilim. Çabuk okuduğum için şanslıyım: Çoğu okuyucuya kıyasla hızlı okuduğum söylenebilir; bu da çok okuyabilmek gibi büyük avantajları beraberinde getirir, ama dezavantajları da vardır çünkü hiçbir şeyin üzerinde durmam. Hepsini okur ve kafamda pişmelerini beklerim. Çoğu kişinin sandığından daha cahilim. Yapısalcılığın veya semiyolojinin anlamını açıklamamı istesen söyleyemem. Barthes'ın bir cümlesindeki bir imgeyi hatırlayabilir veya aşağı yukarı anlayabilirim ama tam çözemem. Yani bu konularla ilgileniyorum ama CBGB'ye de gidiyorum ve başka bir sürü şey de yapıyorum...

Savaşın Felaketleri / Goya



Goya'nın taşbaskılarındaki dehşet dehşet olarak kalır, 
ama aynı zamanda dehşetin dehşetini ebedileştirirler.

Herbert Marcuse


Savaşın Felaketleri'nde iğrenç zalimliklerin sergilenmesiyle hedeflenen, besbelli ki o görüntülere bakanları uyandırmak, sarsarak şok etmek ve derinden yaralamaktır.

Goya'nın sanatı, Dostoyevski'ninki gibi, ahlâki duygular ve kederin tarihinde (eserlerinin derin, özgün, ilgi ve merak çeken niteliğiyle) bir dönüm noktasında duruyor görünmektedir. Goya'yla birlikte sanata, acıya duyarlılık açısından yeni bir standart gelmiştir. (Ve benzer duyguları hisseden sanatçılar için de yeni konular: örneğin, Goya'nın, bir inşaattan taşınan yaralı bir işçiyi çizdiği resminde göze çarpan türden.) Savaşın zalimliklerinin dökümü, izleyicinin duyarlılığına bir saldırı şeklinde tasarlanmıştır. Her resmin altındaki yazılı açıklayıcı ifadeler, resmin bıraktığı izlenime kışkırtıcı bir boyut katarlar. Resimler, her görüntü gibi, "bakma'ya çıkarılmış bir davetiye iken, resimlerin altındaki yazılar çoğunlukla sadece bakmanın güçlüğü ve yetersizliği üzerinde dururlar. Bir ses -muhtemelen sanatçının sesi- izleyiciyi kızdırıp köşeye sıkıştırır:  Bu resme bakmaya dayanabilir misiniz?

Bir resmin başlığında açıkça şu bildirilir: "Buna bakılamaz" (No se puede mirar)




Başka bir resim yazısı şunu söyler: "Bu kötüdür" (Esto es malo)



Başka bir resim yazısı anında kestirip atar: "Bu daha kötüdür" (Esto es lo peor!)


Fotoğraf Üzerine / Susan Sontag

Fotoğraf Üzerine, bir fotoğrafçının yazacağı bir kitap değil; fakat fotoğrafçılar kitabın içeriğinin büyük bir kısmına elbette aşinalar. Konunun nirengi noktası, bunu önceden açıkça ifade etmemeleri veya bu konunun üzerine konuşulmanın onların lehine olduğunu düşünmemeleri. Henri Cartier-Bresson veya Richard Avedon gibi şahsen tanıdığım fotoğraf sanatçılarıyla konuştuğumda kitabımdaki gerçeklerin farkında olduklarım gördüm. Elbette bunları kaleme almazlardı ve zaten işleri de bu değil. Bazı eleştirmenler bana "sen fotoğrafçı değilsin ki" dediler; çok doğru bir tespit ve çok kötü bir eleştiri. Bu kitabı yalnızca fotoğrafçı olmayan ve parasını fotoğraf çekerek kazanmayan biri yazabilirdi. Benim işim bakmak ve fotoğraflardan keyif almak; fotoğraf çekseydim Fotoğraf Üzerine'yi asla yazamazdım.

Susan Sontag


Memento Mori: Susan Sontag




Photograph: Annie Leibovitz. New York, December 29, 2004.
 Susan laid out in Frank Campbell's funeral home.


Bütün fotoğraflar memento mori niteliği taşır, yani ölümü akıldan çıkarmamaya yarar. Bir fotoğraf çekmek, başka bir insanın (ya da şeyin, durumun vb.) ölümlülüğüne, incinebilirliliğine ve dönüşebilir haline dahil olmaktır. Söz konusu anı dilimleyerek donduran bütün fotoğraflar, zamanın amansız eriyişinin tanığıdırlar.

Her fotoğrafın özelliği ve çekilme amacı, geçip gitmiş zamanın genelleşmiş pathos'unda eriyip yok olmaya eğilimlidir. Estetik mesafenin kaynağı -ilk bakışta değilse bile daha sonra, zamanın  geçişiyle birlikte kesinlikle- fotoğraflara bakma deneyimidir. Zaman, çoğu fotoğrafı -en amatörce çekilmiş olanları bile- eninde sonunda sanat katına çıkaracaktır.

İnsanların içinde güçlü bir fotoğraf çekme dürtüsü bulunduğunu, tecrübeyi bir görme biçimine çevirme arzusu duyduklarını söylemek yanlış olmaz. Son kertede, bir tecrübe edinmek, onun fotoğrafını çekmekle aynı şey haline gelir; kamusal bir olay içinde yer almak da giderek onun fotoğrafı çekilmiş görüntüsüne bakmakla eşitlenmeye başlar.

On dokuzuncu yüzyıl estetlerinden en mantıklısı olan Mallarme, dünyadaki her şeyin bir kitapta sona ermek için ortaya çıktığını söylemişti. Günümüzdeyse her şey, bir fotoğrafta sona ermek için vardır.    

Susan Sontag

Susan Sontag


Susan Sontag'ın Gençlik defterleri:

Susan Sontag Alone on a Bed. 1965 NY (Diane Arbus)


Sontag'ın Diane Arbus 
okuması için:




Annie Leibovitz & Susan Sontag


Susan Sontag, o dönem ABD'deki önde gelen entelektüellerin arasında tek kadındı. Susan ile ilk tanıştığımda tanıtım fotoğrafı çektirmek istiyordu. Hazırlanmak için "The Benefactor"u okudum.
Aslında iyi bir okuyucu değilimdir ama kitaba bayıldım. Yazar kendi iç dünyasında yaşıyordu sanki. Bu konuda konuştuk. İyi vakit geçirdik.








Susan Sontag erken yaşlarda çok iyi denemeler yazdı. En ünlü denemelerinden biri fotoğraf üzerineydi. Nasıl fotoğraf çektireceğini biliyordu. Kendini tanıyordu ve özgüveni yüksekti. Sanki işi fotoğrafçıya bırakmayıp kendi kendini teşvik ediyordu. Ondan çok etkilenmiştim. O da beni tanımak istediğine karar verdi, ilişkimiz böyle başladı. Ünüm dergilerden ve popüler kültürden
geliyordu. Niye benimle takılacaktı?

Susan Sontag (1984), by Robert Mapplethorpe


*

İkame Dünya

Seyahate çıkan insanlar için fotoğraf çekmek neredeyse mecburi bir eylem haline gelmişken, tutkuyla fotoğraf toplamak da kendilerini -ya tercihen, ya imkânsızlıktan, ya da iradeleri dışında- iç mekânlarda yaşamaya kapatan­ların gözünde özel bir meraka dönüşmüştür. Fotoğraf ko­leksiyonları sayesinde, görüntüleri yüceltmeye, görüntü­lerle avunmaya ya da görüntülerle boş umutlar doğurmaya adanmış bir kopya (ikame) dünya yaratılabilir. Bir fo­toğraf bir romansın kıvılcımını yakabilir (Hardy'nin kah­ramanı Jude, onunla yüz yüze gelmeden önce fotoğrafını görerek Sue Bridehead'e âşık olmuştu), ancak daha yaygın bir inanç, erotik ilişkinin yalnızca fotoğrafla yaratıl­makla kalmayıp, aynı zamanda onunla sınırlı kaldığı şek­linde bir kavrayışın olmasıdır. Cocteau'nun Les Enfants Terribles'ında (Müthiş Çocuklar), narsisist erkek ve kız kardeş yatak odalarını, 'gizli odaları'nı, boksörlerin, film yıldızlarının ve katillerin resimleriyle paylaşırlar. Bu iki ergen kişi, şahsi efsanelerini gönlünce yaşamak üzere kendilerini yattıkları odalara kapatırken, bu fotoğrafları da şahsi bir panteon katına çıkarmış olurlar. Jean Genet de 1940'ların başlarında Fresnes hapishanesindeki 426 numa­ralı hücresinin bir duvarına, gazetelerden kestiği yirmi suçlunun (suratlarında 'canavarlığın kutsal işareti'ni seçti­ği yirmi kişinin) fotoğraflarını yapıştırmıştı ve daha sonra da onların şerefine Our Lady of the Flowers'ı (Çiçeklerin Meryemi) kaleme almıştı; bu suçlu insanlar ona esin peri­liği, modellik etmişler, erotik tılsım işlevi görmüşlerdi. Hayale dalma, mastürbasyon yapma ve yazma huylarını bir arada düşünerek, "Benim küçük alışkanlıklarımı onlar gözetiyor," diye yazmıştır Genet ve şöyle devam etmiştir: "Benim ailem, biricik arkadaşlarım onlardır." Eve kapan­mış, hapse atılmış ve içedönük hayat süren insanlar açı­sından, cazibeli yabancıların fotoğrafları arasında yaşa­mak, yalnızlığa karşı duygusal bir karşılık ve küstahça bir meydan okuma anlamına da gelmektedir.

Susan Sontag

Yazarken


Evdeydim, kitabımı yazıyordum. Sayfalar sonra: ortasını tam geçmiştim ki, yazdığımın hoşuma gitmeye, gerçekten hoşuma gitmeye başladığı o an geldi, yazmayı sÜrdürmek o andan sonra daha kolay olmasa da. Kendimi bitkin hissediyordum. Uykum gelmişti. Biraz önce romanın kadın kahramanı bir öfke nöbeti geçirmiş, bu da benim bütün gücüme mal olmuştu. Biraz uzanmak istiyordum, ama başka bir odada bulunan yatağa değil, kanepeye de değil. Kitabımın yanından ayrılmak istemiyordum. Zaten biraz kestirecektim. Yazmak uçmaktır. İçimdeki ağırlık duygusu şimdi de yatmamı istiyor, öyle yorgunum ki, yerde kalabilmek için kitaba ihtiyacım var,


Üstümde duru ay ve gümüşsü hava, gür çimlerin üstünde (yarıdan biraz fazlası bitmiş) kitabın altında, bundan ötürü telefona, faksa ulaşamayacağım uzaklıkta, ve hay­ran olduğum öteki yazarların yazdığı, insanın beynini yi­yip bitiren televizyon canavarından koruyan öteki kitap­lardan uzakta... (gördüğünüz gibi her şeyden vazgeçmiş haldeyim. Beni koruyan kitabımdan bile. Üstümde kitap altımda toprak. Kitabımla ilgili düş görecek olsam bile, uyandığımda nasıl olsa hatırlamayacağım. Toprağın kalp atışlarını dinliyorum.

Susan Sontag

Yeniden Doğan

1948


Düşünceler hayatın hizasını bozuyor

*

... " Öldüğümde, dilerim desinler ki arkamdan: 
"Kan kırmızıydı günahları ama okundu kitapları."
(Hilaire Belloc)


10 Eylül

(SS'ın Andre Gide'in Günlükler'inin baskısının ikinci cildinin iç kapağına yazılmış ve tarih atılmış)

Bunu okumayı, satın aldığım gün sabah 2.30'da bitirdim - 

Daha yavaş okumalıyım, defalarca yeniden okumalıyım - Gide'le aramızda öyle kusursuz bir entelektüel uyum var ki onun dünyaya getirdiği her düşünceye uygun doğum sancısını ben çekiyorum! Dolayısıyla içimden geçenler "Bu düşüncenin berraklığı ne kadar olağanüstü değil", şöyle: "Dur! Bu kadar hızlı düşünemem! Veya daha doğrusu, bu kadar hızlı büyüyemem!"

Çünkü bu kitabı yalnızca okumuyor, bizzat yaratıyorum - bu benzersiz ve olağanüstü deneyim, geçen korkunç aylar boyunca aklımı tıkayan karışıklık ve kısırlığın çoğundan arındırdı beni - 

19 Aralık

Okumam gereken öyle çok roman, oyun, öykü var ki... 


25 Mart

soruyorum, nedir beni düzensizliğe sürükleyen? Kendime nasıl teşhis koyabilirim? En acil duyduğum, en ıstıraplı bir fiziksel aşk ve düşünsel dostluk ihtiyacı - henüz çok gencim ve cinsel tutkularımın huzursuzluk verici yanlarını yaşım ilerledikçe aşarım - açıkçası, umurumda değil aslında. [SS sayfanın kenarına 31 Mayıs 1949 tarihini atıp şu sözcükleri eklemiş: "Zaten umursamamalısın.”] İhtiyacım o kadar kuvvetli ki ve zaman, benim saplantıma göre, öyle kısa ki -

Büyük ihtimalle ileride dönüp baktığım zaman kahkahalarla güleceğim şeyler bunlar. Eskiden nasıl da dehşetli, nevrotik bir dindardım, ileride Katolik olacağımı düşünürdüm, işte şimdi de lezbiyen eğilimlerim olduğunu hissediyorum (bunu nasıl gönülsüzce yazıyorum) -

Güneş sistemini düşünmemeliyim - sonsuz uzayla sınırsız ışık yılının yoğurduğu sayısız galaksi - başımı kaldırıp gökyüzüne bir andan fazla bakmamalıyım - ölümü, sonsuzluğu düşünmemeliyim - bunları yapmamalıyım, yapmazsam aklımın elle tutulabilir bir şey gibi - aklımdan da fazlası gibi - bütün ruhum gibi - beni harekete geçiren ve 'benliğimi' oluşturan asıl, karşılık vermeye hevesli arzu gibi - geldiği korkunç anları yaşamam - Bunların hepsi belirgin bir biçim ve boyut alıyor - bedenim dediğim yapının bünyesine sığmayacak kadar geniş -  Bütün bu itmeler, çekmeler - yıllar ve güçlükler (şimdi duyumsuyorum) ta ki yumruklarımı sıkana kadar - yükseliyorum - kim hareketsiz kalabilir - her kas acı içinde - sınırsızlıkta kendini inşa etmeye çalışıyor - haykırmak istiyorum -
midem sıkıştırılıyor sanki — bacaklarım, ayaklarım, ayak parmaklarım ağrıyana kadar esniyor.

Bu zavallı kabuğu parçalayıp çıkmaya giderek yaklaşıyorum — biliyorum artık - sonsuzluğu derin derin düşünmek — akılca zorlanmak beni soyutlamanın basit duygusallığının tam aksini kullanarak dehşeti hafifletmeye yönlendiriyor. Ve çıkışı bilmediğimi anlamasına rağmen, iblisin biri yine de eziyet ediyor bana - acı ve öfke kaynatıyor içimde - korkarak, titreyerek — (büküldüm, yıkıldım - bitap düştüm): dizginlenemez arzunun spazmları ele geçirdi aklımı -



1949

...Yazmak istiyorum - Entelektüel bir çevrede yaşamak istiyorum - Bol bol müzik dinleyebileceğim bir kültür merkezinde yaşamak istiyorum -  bütün bunlar ve fazlası, ama... en önemlisi, üniversite hocalığının benim ihtiyaçlarıma en uygun meslek olması... ( Hocalık yorumunun yanına SS sonra "Aman tanrım!" notunu eklemiş.)

Günlükler ve Defterler (1947 - 1963), Susan Sontag

1950

Ölüm hakkında süregelen nevrotik kaygımın en mantıklı cevabı: Ölüm yok oluştur - her şeyin (organizma, olay, düşünce, vs.) bir biçimi, başlangıcı ve sonu var -ölüm de doğum kadar doğal - hiçbir şey sonsuza kadar sürmez, sürmesini de istemeyiz - Ölünce öldüğümüzü bile bilmeyiz, dolayısıyla yaşamayı düşün! Hayattan talep ettiğimiz şeyleri deneyimlemeden ölsek bile, öldüğümüzde artık fark etmeyecek - yalnızca ‘şu’ anı kaybederiz - hayat yataydır, dikey değil - biriktirilemez, dolayısıyla yaşa, sürünme.

***

Üç yıldır ilk kez [Jack London’ın romanı] Martin Eden’ı okuyorum, ilk okuyuşumdan dört yıl sonra, sanat eseri olarak pek önemli bulmasam da, kişiliğimde bıraktığı derin etkiyi açıkça görebiliyorum. Çocukken yetişkin kitapları okumuştum elbette (Sing Sing’de Yirmi Bin Yıl, Heavenly Discourse, Sefiller + Kuzu [Shakespeare’den Öyküler] - Hatırlıyorum, hepsini dokuz yaşından önce!). Fakat London’ın romanını hayata gerçek anlamda uyanışımla aynı zamanda okudum, on ikinci yaşımın sonunda defter tutmaya başlamam da bunun göstergesi. Martin Eden'da, ciddi biçimde inanmadığım hiçbir düşünce yok, geliştirdiğim kavramların çoğu bu romanın doğrudan etkisi altında ortaya çıktı — ateizmim + fiziksel enerjiye + dışavurumuna, yaratıcılığa, uykuyla ölüme, mutluluk ihtimaline atfettiğim değer!...

Pek çokları için ‘uyanış’ kitabı aynı zamanda büyük bir olumlamadır - Joyce’un Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi gibi - böylelikle yeniyetmelikleri umutlu tutkuyla dolar + düş kırıklığıyla yetişkinliklerinde tanışırlar. Oysa benim ‘uyanış’ kitabım umutsuzluk + yenilgi vaazıydı, kelimenin tam anlamıyla mutluluk ummaya asla cesaret edemeden büyüdüm...

Martin’in ‘aklında canlandırma numarası’ -yani, London’ın hoyrat yeniden canlandırma aracı- sayesinde hayatının her önemli anında geçmişinden bir geçit alayıyla karşılaşması -Bu, son dört senedir benim için bir tür gereklilikti: deneyimlerimi kaydetmek + yapılandırmak, mantıkla yorumlama kavrayışımın gelişimini anlamak - her anın bütünüyle bilincindelik, ki bu da geçmişi şimdiki zaman kadar gerçekçi duyumsamak anlamına geliyor. Bu hayat biçiminin, bu narsistik ilgilerin kaynağını ilk defa bu kitapta görüyorum... Umutlu tutku, dışsal arzu vasıtasıyla + onun için çabalamakla varlık bulur; benim en başından beri benimsediğim umutsuz ihtirasta yalnızca bir yansıtıcı besleme var - kendisiyle besleniyor - ve erişebileceği tek şey, bilgi... Bu tür karamsarlığın daha da küçültücü sonuçlarından biri de kişinin sosyal davranışlarında bulunabilir - İnsanı entelektüel bir vampire dönüştürüyor!...

17 Kasım

Yeniden oku: ‘erken’ tanıştığım ve benim gözümde olağanüstü önem taşıyan bir başka kitap da [Maugham’ın] The Summing Up’ı -on üç yaşında kibar ve aristokrat stoacılığa böyle bütünüyle kapılmak! Edebiyat beğenisi yapısıyla beni büyük ölçüde etkiledi elbette - hepsinden önemlisi de, yeniden, örüntüler.




1953

19 Ocak

Bugün Schoenhof'ta [Cambridge’te kitapçı] Descartes’ın Mektuplarının sonuncusunun da satıldığı anlaşıldıktan sonra midem bulanarak Philip’in, [Profesör Aron] Gurwitsch’e doğum günü hediyesi olarak kitap seçmesini beklerken, Kafka’nın kısa öykülerinden bir cildi açtım; Dönüşüm'ün sayfalarından birini. Fiziksel bir darbe gibiydi, yazısının mutlaklığı, salt hakikat, zorlama ya da üstü kapalı hiçbir şey yok. Bütün yazarlar bir yana, ona nasıl da hayranım! Onun yanında Joyce nasıl aptal, Gide ne kadar -evet- ne kadar tatlı, Mann nasıl boş + tumturaklı. Yalnızca Proust onun kadar ilginç - neredeyse. Fakat Kafka’nın en bozuk cümlesinde bile başka hiçbir modernde olmayan gerçeklik büyüsünden var - bir tür ürperti + dişinizi kamaştıran ezici, ani bir sızı. [Robert Browning’in] “Şövalye Adayı Roland Geldi Kara Kule’ye”sindeki gibi - Kafka’nın günlüklerindeki belli sayfalar, cümleler de. “Fakat yapamazlar; imkânlı her şey olur, yalnızca olan imkânlıdır.”


...

Çocukken ateşli küçük bir deisttim.

...

1957

Thomas Mann / Susan Sontag


Yeniden Doğan
Günlükler ve Defterler
1947 - 1963
Susan Sontag


Mann'ın Büyülü Dağ'ı hayat boyu okunacak bir roman. Biliyorum! Büyülü Dağ okuduğum en iyi roman. Bu eserle yeniden ve şevkle tanışmanın tatlılığının, duyduğum huzurlu ve düşünsel derinlikli hazzın eşi benzeri yok.  (1 Eylül 1948)


[1951’in başlarına kadar uzanan kayıtların bulunduğu, SS'ın Thomas Mann’ı ziyaret edişini de anlattığı -ki bu ziyareti uzun yıllar sonra hatıralarını aktardığı az sayıda yazıdan birinde yine ele alacaktı- bu defterin ilk sayfasında, Bacon’dan alıntılanmış bir satır var: “Aklının ele geçirip özel bir hoşnutlukla üzerinde durduğu her şeyden şüphelenilecek.”]

E., F ve ben bu akşamüstü saat altıda Tanrı’yı sorguya çektik [SS sayfa kenarına Thomas Mann'ın telefon numarasını not etmiş.] Saat 5.30’dan 5.55’e kadar korkudan, meraktan ve saygıdan sersemlemiş halde evinin (1550 San Remo Yolu) önünde oturup prova yaptık. Kapıyı ince yapılı, yüzü solgun, saçları kül rengi eşi açtı. O, geniş oturma odasının uzak köşesinde, kanepede oturuyor, yaklaşırken havlamasını işittiğimiz iri, siyah bir köpeği tasmasından tutuyordu. Bej takım elbise, vişne çürüğü kravat, beyaz ayakkabılar - ayaklar birleşik, dizler ayrık  - Müthiş kontrollü, tıpkı fotoğraflarına benzeyen sıradan bir yüz. Bizi çalışma odasına götürdü (duvarları boydan boya kütüphaneydi elbette) - konuşması yavaş ve hatasızdı, aksanı da tahmin ettiğimden az belirgindi - “Ama — Ah söyle bize kâhin ne dedi” -

Büyülü Dağ hakkında:

1914’ten önce başlamış, sayısız kez bölündükten sonra 1934’te bitmiş -

“pedagojik bir deney”

“alegorik”

“bütün Alman romanları gibi bu da eğitici bir roman”

“Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Avrupa’nın karşılaştığı bütün sorunları özetlemeye çalıştım”

“Sorular sormak amacıyla, cevaplar vermek için değil -öylesi haddini bilmezlik olurdu”

“İnsanca yazılmış olduğunu — içinde iyimserlik barındırdığını hissetmediniz mi? Nihilist bir kitap değil, insanseverlikle, iyi niyetle yazıldı”

“Hans Castorp, savaştan sonra dünyayı özgürlük, barış ve demokrasi yolunda yeniden inşa edecek kuşağı temsil ediyor."

'Settemhrini, romanın hümanisti; Batı dünyasını temsil ediyor"

"kalleşçe”

[SS]: Hans’ın karşı karşıya kaldığı bütün ayartmalar-etkiler düşünülünce Hans’ın dağdan indiğinde Joachim’i hatırlatan şekilde eskisinden fazlasını bildiğini -olgunlaştığını- anlamak önemli.

[Mann devam ediyor:] “Savaştan önce Münih’te yaşadığım kişisel bir deneyimle ilgili - bugün bile gerçek olup olmadığını bilmiyorum
 - ‘meta psikolojik’

Camp ve şehvet

Camp duyarlılığının en büyük imgelerinden biri kuşkusuz cinsiyet belirsizliğidir. Buna örnek olarak şunlar verilebilir: Rafael öncesi döneme ait şiir ve resimlerdeki baygın bakışlı, ince, kıvrımlı figürler; rölyefli lambalar ve küllüklerde sergilenen zayıf, akıcı, cinsiyetsiz bedenlerin yer aldığı Art Nouveau baskılar ve posterler, Greta Garbo'nun kusursuz güzelliğinin ardında yatan akıldan çıkmayan cinsiyet belirsizliğinin boşluğu. Bu noktada Camp beğenisi, beğeninin en anlaşılamamış gerçeğine dikkatleri çeker: cinsel çekiciliğin en has biçimi (aynı şekil de cinsel zevkin en has biçimi de) kişinin cinsiyetine karşı gelmesinde yatar. En erkesi erkeğin güzelliği dişi tarafında yatar; en dişi kadının en güzel yanı ise erkeksi tarafında. (...) Camp beğenisine cinsiyet belirsizliğinde eşlik eden oldukça farklı gözüken ama aslında farklı olmayan bir şeydir: bu, cinsel özelliklerin ve karaktersel tavırların abartılmasından duyulan hazdır. Herkesin bildiği sebeplerden dolayı, bununla ilgili verilebilecek en iyi örnek sinema yıldızlarıdır. Jane Mansfield, Gina Lollobrigida, Jane Russel, Virginia Mayo'nun artık bayatlamış frapan dişilikleri (...)


Tim Curry kült film The Rocky Horror Picture Show'da (1975)


Pornografik Yazın ve Bataille (Susan Sontag)

Marcelle, gerçekten, kan değil de, duru, hatta benim gözümde, ışıltılı bir sidik fıskiyesiyle ıslanmadan doyuma ulaşamıyordu. Önce şiddetli, hıçkırık gibi kesik kesik, sonra rahatça koyverilen bu fışkırma insanüstü bir sevinç taşkınlığı ile aynı zamanda gerçekleşiyordu. (Gözün Hikayesi'nden)


Bisikletin meşin selesi Simone'un kıçına yapışıyor, Simone da bacaklarını oynatıp pedalları çevirirken ister istemez masturbasyon yapmış oluyordu. Arka lastik, bu bisikletli kızın çıplak kıçının yarığında kayboluyordu. Tekerleğin bu çabuk dönme hareketi, tutkumla, seleye yapışmış o kıçın uçurumuna beni çoktan sürükleyen, penisimin sertleşmesiyle özdeşleşiyordu zaten. Rüzgar biraz dinmişti, gökyüzünün bir bölümünde yıldızlar görünmeye başlamıştı; aklıma şöyle bir düşünce geldi: Penisimin sertleşmesinin tek çaresi ölüm olduğundan, Simone'la ben öldürülürsek, kişisel görüntümüzün evreninin yerini arı yıldızlar alacak, böylece bana cinsel aşırılıklarımın sonu gibi görünen şey yani geometrik ve çok parıltılı bir akkor haline gelme (ötekiler bir yana, yaşamla ölümün, varlıkla yokluğun üst üste çakışması) rahatça gerçekleşecekti. (Gözün Hikayesi'nden)


Genelevin çıplaklığı kasap bıçağını gerektirir. (Madam Edwarda'dan)


Edwarda, başını arkaya atmış, ata binmiş gibi şöförün üstünde dimdik duruyordu, saçları sarkmıştı. Ensesini alttan tutup, dönmüş gözlerini gördüm. Kendisini taşıyan elinin üstünde gerildi, gerilme hırıltısını artırdı. Gözleri düzeldi, hatta kendisi bir an yatışmış gibi göründü. Beni gördü: Bakışının , o sırada, olanaksızdan dönüp geldiğini anladım ve derinlerin içinde başdöndürücü bir değişmezlik gördüm. Kaynağında onu sular içinde bırakan kabarma, gözyaşlarıyla taştı: Gözyaşları sel gibi akmaya başladı. Bu gözlerde aşk ölmüştü, bir tan soğuğu yayıyorlardı, içinde ölümü okuduğum bir saydamlığa sahiptiler. Ve her şey bu hülyalı bakışlarda düğümlenmişti: çıplak bedenler, teni yaran parmaklar, kaygım ve dudaklardaki salyanın anısı, ölümün içine bu körü körüne kayışa katkıda bulunmayan hiçbir şey yoktu. Edwarda'nın içine yürek sızlatacak derecede akan zevki -kaynak suları çeşmesi- alışılmamış bir biçimde uzuyordu: Şehvet seli varlığını daha bir güzel göstermeyi, çıplaklığını daha çıplak, utanmazlığını daha utanmaz yapmayı sürdürüyordu. (Madam Edwarda'dan)



*
Erotiği, onun büyüleme ve küçük düşürme tehlikelerini herkesten daha karanlık bakışla betimleyen yazar Bataille'dır. Gözün Hikaye'si (ilk kez 1928'de yayınlandı) ve Madam Edwarda, temaları cinsel dramaturjideki rollerine yabancı olan insanların her türlü irdelenmesini ortadan kaldıran tümüyle genişletici cinsel arayış olduğu ölçüde pornografik metinler olarak nitelenirler. Fakat bu tanımlama, kitapların sıradışı niteliği hakkında hiçbir şey iletmez. Cinsel organların ve eylemlerin bütünüyle açıklığının müstehcen olması gerekmez; bu, belirli bir üslupla verildiği, belirli bir ahlaki seslenme kazandığı zaman böyle olur. Bataille'ın uzun öykülerinde anlatılan cinsel eylemlerin ve sözde cinsel-iffet bozmaların az miktardaki sayısı, 120 Day of Sodom'un bitmek bilmeyen mekanikçi yaratıcılığıyla yarışamaz. Bataille daha iyi ve gelişkin bir ihlal duygusuna sahip olduğu içindir ki, betimledikleri Sade'ın sahnelediği şehvetli orjilerden bir biçimde daha yetkin ve karmaşık görünür.

Gözün Hikayesi ve Madam Edwarda'nın bu kadar güçlü ve rahatsız edici bir izlenim bırakmasının nedeni, Bataille'ın pornografinin nihai anlamda cinselliğe değil, ölüme dair olduğunu, tanıdığım diğer yazarlardan daha iyi anlamasıdır. Her pornografik eserin açık ya da gizli olarak ölümden bahsettiğini iddia etmiyorum. Sadece arzu temalarının o özel ve keskin biçimiyle, "müstehcen"le ilgilenen eserler böyledir. Her gerçekten müstehcen arayış, ölümün, eros'unkilere ulaşan ve onu geride bırakan sevinçlerine doğru meyleder.

Bildiklerimden daha iyi olan Bataille'ın eserleri, sanat biçimi olarak pornografinin estetik olasılıklarına riayet ederler. Okumuş olduğum tüm pornografik düzyazı kurmaca eserlerin sanatsal açıdan en ustalıklısı olan Gözün Hikayesi ve en orijinal ve güçlü biçimde entelektüel olan Madam Edwarda.       

Susan Sontag



*Bataille'ın Gözün Hikayesi ve Madam Edwarda isimli anlatılarına 
Ayrıntı yayınlarından çıkan Annem isimli
kitaptan ulaşmak mümkün.