Arture 623

2007

Yine Artaud (A 623): Rodez Akıl Hastanesi'nden çıkmış, Vieux Colombier Tiyatrosu'nun sahnesinde küçük bir masanın başında bir konferans vermiş. Ertesi gün, 14 Ocak 1947'de, Andre Breton'a şöyle yazmış:

(...) Kaldı ki kendimi yine, bir kez daha tiyatro salonunda, seansı izlemek için oturdukları yerin parasını ödeyen insanların karşısında buluverdim ve sahneye çıkınca bu seansın gerçekleşemeyeceğini düşündüm. Hepsi bu. İnsanlara şöyle demek gerekirdi: Burada fazlasınız, ben de karşınızda, bir yerde fazlayım, tıpkı melez bir konuşmacı gibi, sokakta, bir barikatın karşısında fazla olmam kuşkusuz, öte yandan günümüz kurumlarının yerleşmesinin sorumluları sizlersiniz az çok, değil mi ki hepinizin saklayacak, koruyacak ya da kurtaracak bir şeyleriniz var. - İşte 4 kez, Andre Breton, buna karar verdim Pazartesi akşamı, sözlerimi kesen korkunç sessizlikler ondandı. Ama her seferinde sözcüklerin ağzımdan çıkmasına izin vermeyen, bedensel anlamda izin vermeyen anlaşılmaz bir engele takıldım kaldım. Hayat, doğum, ölüm üstüne birtakım iğrenç kavramlara kanmış yaşayıp gidiyoruz. Günün birinde öldüğümüz zaman bunun tek nedeni bizi bunlara inandırmaları. Benim sorum şu: Kim benim gibi ölmemeye, bir kez daha tabuta konmamaya karar vermiş? Yalnızca başkalarının izin verdiği şeyleri yaşayan birtakım sözde gurular, yalan yanlış eğitilmiş birkaç pitri maymunu dışında kimseye yararı dokunmamış ölümün asla.

Ayrıca şunu da demek isterdim: (...) Başkaldıran herkes deli ya da sapıtmış ilan edilir, zehirlenir, hapsedilir, bunamaya itilir, intihara sürüklenir, uyuşturulur. Aslında Baudelaire'in günün birinde sözyitimine uğramasına neden olan şey biraz da ondaki bilinçtir. Edgar Poe karmakarışık aklından dramatik biçimde kurtulamadığından içkiye gömülmüştür (...) Gerard de Nerval'i delirten ve bir bilinç krizi sırasında tüm dünya onun deliliğiyle ilgilendiği için ondan asla kurtulamayacağını anladığı gün kendisini intihara sürükleyen şey büyüdür. Bana gelince yıllar önce farkına vardım (...)

Arture 621



Bir Nerval daha (A 621) : Deliliği, sanrıları. Böceklerden, çiçeklerden, ağaçlardan, hayvanlardan sesler duyuyor.'Doğadaki her şey yeni görünümler kazanıyordu' 'Ve gizli sesler yükseliyordu (...) bitkiden...' Kriz dönemleri dışında bilinci yerindeymiş.

Arture 587



Arture 587 : Franz Kafka

Bu eski dostu ne vakit okusam tekrar tekrar şaşırtıyor beni! Dahası, Kafka üzerine okumadığım birkaç kitap buldum; P.Klossowski'nin Günce'si (1945), W. Wagenbach'ın  F.K.'nın Gençlik Yılları, Marthe Robert vb. Doğal olarak Kafka için biraz ortadoğululara benzeyecek bir mezartaşı yapma fikri beni harekete geçirdi!

(...) Taştanım ben; kendi mezar taşım oldum, şüpheyle ya da inançla, aşkla ya da nefretle, cesaretle ya da buhranla, özelle ya da genelle aralanmadan, belli belirsiz bir umut yalnızca, ama mezar taşlarında (...)

Otel yönetimine adımı açık seçik yazıp vermiş olsam da, ardından onlar bana iki kez doğru yazıp vermiş olsalar da, yine de Josef K... yazıyorlar tahtaya. Onları aydınlatmalı mıyım, yoksa onlar tarafından aydınlatılmalı mı? (Franz Kafka)

Arture 565


Thomas Bernhard'ın kitaplarını okumaya, Beton'la sanırım, başladım. Sonra da Avusturya'da ve eski Avrupa'nın diğer başka şehirlerinde yaşamış bu diğer canavarın tüm kitaplarını okudum. 

565. arture'e gelince, çok ama çok basit: Hoş bir canavarın etrafını saran hakiki canavarlar! Hitler'in, Mettrenich'in, Pinochet'in vb. iğrenç kafaları seçiliyor arada.

" Sizin Bremen Mızıkacıları masallarınıza karnım tok; hiçbir şey anlatmak istemiyorum; şarkı söylemek istemiyorum, vaaz vermek istemiyorum, kimse inkar edemez: Masallar tedavülden kalktı artık, şehir masalları da; felsefi olanlar bile hatta; ruhlar alemi yok artık; evrenin kendisi artık bir masal değil; Avrupa, en güzel olanı, öldü; işte doğru, işte hakikat. Hakikat de, doğru gibi, masal değildir, ve doğru olan asla masal olmamıştır.

Elli yıl var ki Avrupa gerçek bir peri masalıydı. Birçokları bugün bu peri masalı dünyasında yaşıyor, ama ölü bir dünyada yaşıyorlar, kendileri de ölü zaten. ölü olmayan yaşar, masallarda değil üstelik; bu da bir masal değil... (Thomas Bernhard)

Arture 532


Arture 532: F. Nietzsche

Eski ahbabım, gençlik arkadaşım! Torino'daki at arabası kazasıyla ilgili yeni şeyler okuyorum (E.F. Podach, Karl Schleta, Franz Overbeck, Virgile Barbat, Paul Deussen, Kendi son mektupları, davranışları vb.)

Bu kitaplardan parçalar vermek niyetinde değilim.  Daha Ecce Homo'da  elle tutulur gözle görülür hale gelmiş hastalığını bilen biliyor.

Bu Arture'ü yaparken , diziye Yeni Etkiler demeye karar verdim. Genel olarak insanların değil, tek ve nadir bireylerin söz konusu olduğu artık apaçıktı benim için! Dehalardan söz etmeyecektim elbette. İspanya'da ve diğer kıtalarda bunlardan sürüsüne bereket.

Arture 551



W. Benjamin, kesinlikle 20. yüzyılın "düşünen büyük kafaları"ndan biri benim için. 
Epey bilinçli bir şekilde, iki dostu arasında bölmüş kendisini: B. Brecht ve Gershom Scholem. Fransa'da sürgündeyken, 1940 yılında, Amerika yolunda, Port Bou'da intihar etmeyi başarmış, diyeceğim. Ele geçirdiğim belgelere göre, bu Port-Bou panoraması da aynı hikayeden alıyor kaynağını.

Frank




YAŞAM KURALI

1. Mümkün olduğunca az sırrını aç. Hiç sır vermemek en iyisi, ama her şeye rağmen içini açıyorsan, söylediklerin yanlış ya da belirsiz olsun.

2. Mümkün olduğunca az düş gör; tabii düşün doğrudan hedefi bir şiir ya da edebi bir üretimse, bu hariç. İncele ve çalış.

3. Mümkün olduğunca kanaatkar olmaya bak; bedenin kanaatkarlığından önce ruhun kanaatkarlığı gelsin.

4. Basitçe nezaket göstererek nazik ol; kendini ele verme, tinin mahrem yaşamına bağlı problemleri dolu dizgin tartışma.

5. Konsantre olmayı öğren, iradeni çelikleştir, kendinin gerçekten bir güç olduğuna içten inanan bir güç haline gel.

6. Ne kadar az gerçek dostun olduğunu dikkate al; çünkü pek az insan gerçek dost olabilir.

7. Sessizliğinde gizlenen her şeyden zevk almaya çalış.

8. Küçük işlerde, evdeki ya da işteki önemsiz şeylerde hızlı davranmayı öğren; kendi yaptığın işte hiç gecikme kabul etme.

9. Yaşamını bir edebiyat eseri gibi düzenle ve mümkün olduğunca bütünlükle kıl.

10. Katili katlet(?)

 Kendini başkalarına anlatma.


*
Bunlar 
Pessoa'dan




 tommygakenwan

New York Üniversitesi'nden atıldım, sonra City College of New York'tan da atıldım, devamsızlıktan, notlarım kötü olduğu için. Gerçek bir üniversite eğitimi almadım. Üniversitede bir yıl bile geçirmedim. Ana dalım uzun metrajlı filmdi, ana dalımda kaldım. Üniversitede iyi değildim. Ailem için travmatik bir deneyimdi, benim için değil. Ben okulda geçirdiğim her günden nefret ettim, her gün pişman oldum. Okulda geçirdiğim her güne yanarım. Üniversiteden atılmak bir lütuftu.

Woody Allen

Philip Seymour Hoffman

“O bir devdi.  Philip’in mirasına bakarken nereden başlamalı emin değilim, zira kapsamı ve derinliği muazzam.  Ancak bu, onun seçimleri hakkında çok şey anlatıyor.

O, bildiğim en iyi karakter oyuncusuydu. Oynadığı küçük rollere baktığınızda, o performanslarının da onu çağdaşlarından ayırdığını görebilirsiniz.  

Güçlü yanı, rolün içine girebilmesi ve kibirli olmayışındaydı. Aynı zamanda, sevdiği şeyden nefret de ederdi. Bu da onun lanetiydi. Performansları yüzünden kendini yiyip bitirirdi. Onun hakkını veren bir yazı yazma ihtimalim az, ama çektiğimiz filmin hakkını verdiğini düşünüyorum. Filmde gerçekten muhteşemdi ve bütün ilgimizi hak ediyordu. Onunla son derece gurur duyduğunu biliyorum. 

İki hafta önce karşılaştığımızda tekrar birlikte çalışmaktan bahsetmiştik.  Bu konuda şöyle demişti: Umarım bunu başka bir filmde tekrarlayabiliriz. Artık daha çok şey biliyoruz ve bence birlikte iyi mücadele eder ve sarsılmaz oluruz. Bu çok heyecanlı.

İlk karşılaşmamız, 2011’de New York’ta Vogue için onunla birlikte yaptığım çekimdi.  Bitişik otel odasında pantolonu düzeltilirken biz de filmden ve rolünden bahsettik.  Elbette iç çamaşırlarıyla oturuyordu ama dikkatinin bu durumdaki absürtlüğe kaymasına hiç izin vermedi.  İş hakkında ciddiydi. Yazık ki bu asla olmayacak.  Filmin sonunu izlemeyi daha da zorlaştıran da bu."

Anton Corbijn





Varoluş

Bilimsel düşünce, "big bang" adını verdiği bir oluşumla evrene bir başlangıç atfediyor ve ben'in varoluşunu çok uzun bir süreçten sonra insan türünün varoluşuyla birlikte başlatıyor. Ve ben'in bu varoluşu noktasından yola çıkarak bu varoluşun üstündeki bir oluşumu açıklamaya kalkıyor. Hem ben'in varoluşuna tali ve geçici bir özellik atfedeceksin ve hem de tüm olguları o ben'den yola çıkarak açıklayacaksın. Bilimsel düşüncede düşüncenin nerede olduğu anlaşılamamaktadır. Sanki insan türünün belirli bir gelişim düzeyine kadar her şey kendiliğinden olmuş ve insan türü gelince birden her şeyi açıklama gücüne sahip olmuştur! Böyle bir saçmalığı kabul etmek olanaksızdır. Düşünce insan türünden ve evrenden önce vardı. Evren, düşüncenin bir etkinliğidir. Düşüncenin varoluşla olan özdeşliğinin evrenin oluşumu ile birlikte parçalanması sonucu varoluş düşünceyi sürekli arar hale gelmiştir.

Bu dünyadaki bulunuşumuzu varoluşun düşünceyi bulma çabası olarak değerlendiriyorum. Daha öncesi ve daha sonrası olan bu yolculuk kaybedilen özün yeniden bulunması çabasıdır. İçimizdeki sürekli arayış hissinin kaynağı da bu çabadır.

Varım o halde evrenin ötesi var, düşünce var.


sf. 37 - 38


Bir salata çeşidi olan beyni her şeyin merkezine koyan bilimsel söylemin tatmin edici olmaması felsefeyi gerekli kılıyor.

Varoluşun anlamı konusunda bilimlerle felsefe karşı karşıya gelmek zorunda kalmıştır. Bunun birinci nedeni bilimsel söylemin diğer söylemleri dışlayan otoriterliğidir. İkinci neden bilimsel söylemin nesnel bakış açısının varoluş olgusunu nesnelleştirerek yoketmesidir.

Bilimler varoluşsuz bir yaşam olgusunu incelemişlerdir. Yaşamı oluşturan organlar, işlevleri ve organlar arası ilişkiler tıp ve biyoloji bilimleri tarafından bilgi alanları haline getirildiler. Yaşamın merkezi ve kaynağı beyindi. Her şey beyinde gerçekleşiyor, beyinden çıkıyordu. İşte bu noktada bilimsel söylem tıkanıyordu. Nesnel çerçeve, nesne-dışı olguları açıklamaya giriştiği zaman komikleşiyordu. Beyin tüm nesne-dışı  oluşumları gerçekleştiren üretici bir merkez konumuna getiriliyordu. Varoluş beynin bir türevi olarak kabul ediliyordu ama bilimsel söylem bu olguyu kanıtlamaktan acizdi. Bilimsel söylemde varoluşla yaşam birbirinden farksızdır, özdeştir. Çünkü nesnel paradigma bunu gerektirmektedir.

Varoluş üzerine yürüttüğümüz bütün fikirler, düşünceler bilimsel söylem tarafından yok edilmeye çalışılmıştır. Hatta bir ara felsefe bilimlerin bir türevi olarak değerlendirilmiştir. Böylece sınırlı yaşam tek gerçek haline gelmiş ve bu da yaşamın anlamsızlığı sonucunu doğurmuştur. Anlamsızlık, tüm oluşumların hiçbir yönünün olmadığı ve yokluğa mahkum olduğu biçimindeki önermenin bir sözcükle anlatımıdır.

Bilimsel söylemin her şeyi nesnede başlatıp, nesnede bitirmesi varoluşun devinimine ket vuran olumsuz bir gelişmedir. Özellikle XIX. ve XX. yüzyılda  metafizik söylem bilimler tarafından hızla yok edilmiş ve böylece bilimler canavarlık ve imha aygıtı haline gelmiştir. Günümüzde hala metafizik sözcüğü küçültücü bir anlam taşımaktadır.

Anlamı bilimsel söylemin içinde arayan Einstein fizikteki buluşları Tanrı'nın ne söylemek istediğini bulmaya yönelik olduğunu düşünmüştür.  Einstein'ın bu projesi gerçekleşmemiş ve bilimler hep yanlışlanabilir önermeleri (Popper) belirsizlik alanları (Heisenberg) içinde üretmiştir. Varoluşu imha etmeye yönelik bilimsel söylem yaşamın sınırlılığını daha da belirginleştirme yoluyla anlamsızlık kavramını zenginleştirmektedir. Bu konuda bilime yardımcı olan en önemli gelişme niteliksiz kalabalıklara yol açan insan türünün aşırı çoğalmasıdır. Niteliksiz kalabalıkları teknolojisiyle istediği biçimde yönlendiren bilimsel söylem varoluşu tehdit eden en önemli olay haline gelmiştir. Teknolojinin tutsağı olan düşüncesiz kalabalıklar yaşamı varoluştan uzaklaştırarak nesnelleştirme yoluyla terörü yaşama ve varoluşa egemen kılmaktadırlar. Terörün yaratıcısı bilimsel söylem anlamsızlığın batağında can çekişmektedir.

Sf. 80 - 82 

Gerçek, bilimlerin maddeyi çözme uğraşlarının verebileceği bir şey değildir.




* Felsefenin amacı, felsefi yaşamı bir topluluğun yaşamı haline getirmektir. Yaşamın büyük işkencesi, bireyin felsefi yaşamını yalnızlığı içinde yürütmek zorunda kalarak varoluşunu  içinde yaşadığı topluluğa iletmemesidir. Filozof kaosun karşısında tek başınadır. Filozof, Nietzsche'nin Zerdüşt'ü gibi insan topluluklarından kaçan biridir. Nietzsche yaşamıyla filozofun işkencesinin hangi boyutlara çıkabileceğini göstermiştir.

* Felsefenin amacı ölümün gizemini çözmektir. Esrime ile ölüm arasındaki bağlantının ne olduğunu açığa çıkarmalıyız. Yaşam içindeki en önemli olay, esrime yoluyla gerçekleştirdiğimiz ölüm deneyimidir. Bu deneyim bazen büyük bir zevk, bazen de büyük bir korku biçiminde ortaya çıkmaktadır. Zevk ile korku ölüm deneyiminde buluşmaktadır.

* Felsefenin amacı aşkın gizemini çözmektir. Varoluşun sonsuzluğunun ipucunu aşk deneyiminde bulabiliriz. Aşk, yaşam işkencesinden kurtuluşa yol açan bir varoluş devinimidir.

* Felsefenin amacı yalnızlığın gizemini çözmektir. Ben'in koskoca evren karşısındaki kendini yineleyerek farklılaşmasının olağanüstülüğünü içimizde yoğunlaştırmalıyız. Felsefi yaşam, ben'in kendini sürekli farklılaştırmasını olağanüstü bir serüvene dönüştürme eylemidir.

* Felsefi yaşamın amacı yükselerek yenilenmektir. Felsefe yaşamın çöküşe değil yükselişe yönelmesi öğretisidir.

Sf. 200


Mukadder Yakupoğlu
Varoluş, Ahlak ve Ölüm
2001 - Mor Yayınları

Rahip G.

Partie de Campagne, 1936 Jean Renoir 
Başrolünde Georges Bataille'ın ilk eşi Sylvia Bataille'ın oynadığı Jean Renoir'in 1936 yapımı tamamlanmamış filmi Partie de Campagne'de, Bataille da filmin başlarında rahip kıyafetleri içerisinde kısacık bir an gözüküyor. 

Entelektüel Edebiyatın İflası: Enis Batur

...

Batur’un “Acı Bilgi”si diğer kitaplarındaki temaların neredeyse aynısını işliyor. Gezilen şehirler, müzeler, tarihi eserler ve bu şehirlerde yaşamış yazarlar, müzisyenler, ressamlar ve bunların arasına yerleşen Enis Batur ve eşi.

…tüm bu saçmalıklar nasıl oluyor da bir anda yazılabiliyor? Bunun tek bir açıklaması vardır: Ne olursa olsun yazmak ve yeni bir kitap oluşturmak.

... Batur ansiklopedide bulunan her addan, her eserden bir metin çıkarıyor. Bu şekilde yazmaya devam ederse yüz olan kitap sayısı kolaylıkla otuz yıl içinde beş yüze çıkar.


*

Kendimi nedir bu, demekten alamıyorum. Enis Batur bu tür kitapları özellikle son on yıldır yazıyor ve bastırıyor. Kimse de Batur'u eleştirmiyor. Kendisi sürekli övülüyor. Enis Batur'un kitaplarının hiçbir edebi, bilimsel, felsefi değeri olmamasına rağmen bunları söyleyecek bir kişi çıkmadı da bu iş bana mı düştü? Tüm entelektüel ve kültürel çevrelere sesleniyorum. Neredesiniz? Enis Batur'un yazdığı kitapların değerli olduğunu söyleyebilecek kimse var mı? Değerli bulanlar için yazıma devam ediyorum.

Enis Batur tarafından dayatılan ve bir örneğini Acı Bilgi de gördüğümüz bu yazı türü (aklına geleni ne olursa olsun yaz) Yapı Kredi yazarları tarafından istemeye istemeye benimsenmiş ve böylece bu niteliksiz yayınlar şık baskılarla estetikleştirilerek kitap raflarını doldurmuştur. Enis Batur güç ilişkilerinin neden olduğu baskı sonucu edebiyat çevrelerince değeri kabul edilen ve belli bir düzeye ulaşmamış okurlarca anlaşılamayan bir büyük şair ve yazar olarak lanse edilmiştir. Bu gülünç durumun gözler önüne serilmesi için bu kadar yıl nasıl ve neden beklenmiştir? Çünkü bu gülünçlüğü ancak yazın ve edebiyat çevresinin dışında kalmayı baştan kabul eden biri ortaya çıkarabilirdi. Bu çevreden ekonomik bir çıkarı olmayan biri. Ben sadece bu belgenin edebiyatımızın eleştiri tarihinde yer almasını istiyorum. (Orhan Pamuk için yaptığım eleştiri gibi). Ülkemizde yazının neden ve nasıl gerçek varoluşsal, toplumsal sorunların dışında yapay bir çölde çırpındığını göstermek istiyorum. Bunun için yayın dünyamızın gösterişli, karizmatik, büyük komutanından daha iyi bir örnek bulamazdım.

M. Mukadder Yakupoğlu

Yazarlık serüveni pratik yaşamla ilgili bütün umutların sona erdiği an başlar. 


Nietzsche, Kafka, Artaud, Bataille... bizi pratik yaşamın dışında bambaşka bir varoluşa çağırmaktadırlar.


XX. Yüzyıl felsefesine baktığımda beni kişisel olarak ilgilendiren Geoeges Bataille, Simone Weill, Michel Foucault ve Anti- Oidipus'un Deleuze-Guattari'sinden başkasını göremiyorum. XIX. yüzyılda üç büyük filozof yaşamış: Henri Frederic Amiel, Soren Kierkegaard ve Frederic Nietzsche. Bu filozofların ortak noktası varoluş trajedisini hiçbir yalana, hiçbir yapay çözüme girmeden en uç noktada yaşamış olmaları. Varolmanın zorluğunu ve içinden çıkmaz bilmecelere sürükleyişini içten ve mükemmel bir biçimde dile getiren bu düşünürler kendimi bu dünyanın içine yerleştirme konusunda bana rehber oldular. Bu dünyada varolmanın yanlış bir hareket olduğunu ve buna rağmen bu yanlışlığın içinde kendi gerçeğimizi bulmanın olanaksız olmadığını bana gösterdiler.

Başkalarının, herkesin kabul edeceği bir gerçeği değil de kendimizi bize gösteren gerçeğin peşinde koşmak. Yarım yüzyıla yaklaşan yaşamıma bir bütün olarak baktığımda doğuştan ve saf çocukluktan gelen asgari özelliklerini bile kaybetmiş olan insan yığınlarının beni ne kadar korkunç bir yaşama sürüklemeye çalıştıklarını görüyorum. Bu son elli yılda insan neslinin sayısı devasa boyutlara ulaşmış. Çoğaldıkça çoğalmışız ve bunun kaçınılmaz sonucu olarak yığınlaşmışız. Bana bu yığının mutlu bir üyesi olma fırsatı sunuluyor. Bunun için göklere fırlamam ve sevinç içinde insanlara sarılmam bekleniyor. Aptalca ve amaçsızca bu sefil yaşama ortak olmam bekleniyor. Yukarıda adlarını belirttiğim düşünürlerin kitaplarını okuduğum zaman yığından bedeli ne olursa olsun kopmanın gerekli olduğunu anladım. Hayır insan olmak gurur verici değil, aşağılatıcı bir olaydı. Her şeyi reddederek bütün yoksunlukları kabul etmek.

Varoluş, Ahlak ve Ölüm
kitabından

Yüksel Arslan'dan "Bataille"


Nietzsche ve Bataille'da Varoluş, aşk ve ölüm

Nietzsche’den söz etmek, onun düşüncelerini  yorumlamak, açığa  çıkarmak bizi, XX. yüzyılda yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz sorunların tam ortasına fırlatır. Nietzsche’nin sorunlarla ve acılarla dolu yaşamı 1900 yılında sona erer. Özellikle 1880’li yıllardaki yapıtları XX. yüzyılın felsefik ve düşünsel paradigmasını şaşılası bir önseziyle belirler:

“Çünkü tanrılar da çürüyorlar! Tanrı öldü! Tanrı ölü olarak kaldı! Ve onu öldürdük! Katillerin katili bizler kendimizi nasıl avutabiliriz? Dünyanın en kutsal olarak sakladığı şeyi bıçakladık: kim kanımızı silecek? Hangi suda temizlenebiliriz? Hangi günah ödetici şenlikleri, hangi kutsal oyunları bulmak zorundayız? Bu eylemin büyüklüğü bizim için aşırı büyük değil mi? Ona layık olabilmek için kendimiz tanrı haline gelmek zorunda değil miyiz?

“Hiçbir zaman böyle büyük bir eylem olmadı ve bizden sonra doğacak olanlar –bizden dolayı– bize kadar hiçbir tarihin hiçbir zaman olamadığı kadar yüksek bir tarihe ait olacaklardır.”

Nietzsche, eylemin büyüklüğünün neden olduğu olguları önce kendi yaşamış ve buradan yola çıkarak kendisinden sonra doğacak olanların (XX. yüzyılın insanları) Tanrı’sız bir dünyada çılgınlıklarla dolu yüksek bir tarihe ait olacaklarını öngörmüştür.

Bataille İç Deneyim’de Nietzsche’nin bu sözlerine şu yorumu katıyor:

“Gerçekleştirdiğimiz bu kurban etme diğerlerinden şu noktada farklıdır: kurban edenin kendisi vurduğu darbeden darbe yemiştir, kurbanı ile birlikte batar, kaybolur. Bir kez daha: tanrıtanımaz Tanrısız tamamlanmış dünyadan hoşnuttur, aksine bu kurban eden, korku içinde, kendini yok eden, parçalayan, hiçbir zaman kavranamayan, tamamlanmamış, tamamlanamaz bir dünyanın karşısındadır.”

Tanrı-peygamber İsa’yı çarmıha geren insanlık geri dönülmez bir yola girmiştir. Bu eylemle birlikte batağa sürüklenmiştir. Bataille, XX. yüzyıl insanının bir ölüm-kalım savaşımının içinde olduğunu düşünmektedir. Bu savaşım içinde en derinlere kadar batıp yeniden var olmak gereklidir. Nietzsche ve Bataille’daki aşk ve ölüm temalarını ve bunların dinamiklerini Tanrı’sız dünyadaki varoluş savaşımı içinde değerlendirmeliyiz.

Nietzsche, 1870-71 Almanya-Fransa savaşına hastabakıcı olarak katılır ve bu süre içinde ilk kitabı olan Trajedinin Doğuşu’nu yazar. Henüz 26 yaşındadır. Schopenhauer ve Wagner’in etkisinde yazdığı bu yapıtında, (bu olguyu kendisi daha sonra 1886’da yazdığı otokritikte belirtiyor) Nietzsche tüm felsefesini yönlendiren diyonizyak varoluşunun çıkış noktasını verir. Bu kitap hakkında yazdığı otokritiğinde Diyonizm için şöyle bir tanımlama getiriyor:

“... O halde, bu sakıncalı kitapta belirtilen, Hristiyanlık karşıtı ve saf olarak artistik değerlendirme olan, yaşamın zıttı bir değerlendirme, yaşama taban tabana zıt bir doktrini oluşturan bir içgüdü olan içgüdümün karşı olduğu ahlaktır. Bu içgüdü nasıl adlandırılmalı? Filolog ve söz adamı olarak, yürekli bir davranışla içgüdümü vaftiz ettim –çünkü Deccal’ın gerçek adını kim biliyordu?– bir Yunan tanrısından yola çıkarak bu içgüdüye Diyonizm adını verdim.”

Nietzsche’yi bu dünyadaki ve öte dünyadaki tüm otoritelere karşı başkaldırtan bu diyonizyak içgüdüsü olmuştur. Kendisinden önceki tüm felsefeyi, olup-biteni doğrulama, kabul etme biçiminde görüp buna şiddetle karşı çıkan Nietzsche, Diyonizm fikrinde varoluşunun çılgın, sınırsız aşk devinimini bulmuştur.

“... Çünkü Yunan içgüdüsünün temel olgusu –onun “yaşama isteği”– Diyonizm psikolojisinde, diyonizyak gizlerde ortaya çıkmaktadır. Yunan, bu gizlerden hangi güvenceyi talep etmektedir? Sonsuz yaşamın, yaşamın sonsuz dönüşünün güvencesini; geçmiş tarafından vaad edilen ve kutsallaştırılan gelecek; ölümün ve değişimin ötesinde yaşamın yengin onamı; cinselliğin gizleri yoluyla insan türünün kollektif yaşamında gerçekleşen gerçek yaşam.”

Hıristiyanlığın yaşama düşman bir olgu olduğunu düşünen Nietzsche kendi fikirlerinin dayanak noktasını eski Yunan trajedisi ve felsefesinde aramıştır.

“Diyonizos ismi, yaşamın en derin içgüdüsünün, yaşamın geleceğinin, yaşamın sonsuzluğunun dinsel anlamını –yaşama giden yolu, üreme eylemini– belirtiyor, bu kutsal yoldur...
Yaşama karşı temel hıncıyla cinselliği pis bir şey haline getiren Hıristiyanlıktır; yaşamımızın öncüllerine, ilk eylemine çamur atmıştır.”

Nietzsche Diyonizos’u yaşamın sonsuzluğunu sağlayan, daha sonraki kitaplarında (özellikle Zerdüşt Böyle Buyurdu’da) geliştireceği Sonsuz Dönüş’ü gerçekleştiren temel bir varoluş devinimi olarak görmüştür. Aşk ve erotizm, sonsuz varoluş deviniminin itici gücüdür. Bu diyonizyak coşku ve devinimi Henry Miller’in yaşamında ve kitaplarında da görüyoruz.

S → Sanal Cinsellik

tyler@


Nedir Sanal Cinsellik?

Taraflardan birinin gerçek değil görüntü olduğu cinsellik diye özetle tanımlanabilir. Ya da tek başına yaşanan cinsellik olduğu belirtilebilir. Yani, bilgisayar monitörü karşısına geçen bir erkeğin ya da bir kadının binlercesi bulunan sanal seks sitelerinden birine (bedelsiz ya da bedel ödeyerek) konuk olup devinimsiz (fotoğraf) veya devinimli (filmler ya da anında çekim) görüntüler izleyerek cinsel hazlar duyması, ve de cinsel doyuma (orgazm) ulaşması söz konusuysa, sanal cinsellik yaşanıyor demektir. Sanal cinsellik bütün duyularla yaşanan bir ilişki değildir. Genelde yalnızca bakılarak kurulan bir ilişkidir. Bakılan yalnızca bir görüntüdür. Yalnızca görüntü ile ilişki kurulduğu için koku alma, işitme, tad alma ve dokunma duyuları devrede değildir. Doğal bir cinsel ilişkide olduğu gibi, karşı tarafın, aşk fısıltılarını (haykırışları da olabilir) dinlemek, süründüğü kışkırtıcı kokuları içine çekmek, öperek tad almak ve tensel dokunma yoluyla ürpertiler duymak olanağı yoktur. Yoktur ama, sanal cinsellik yaşayan biri bütün bu duyuları devredeymişçesine kurduğu ilişkiden haz duyabiliyorsa, bu, her şeyin imgeleminde olup bittiğini gösterir. Nitekim, kimileri, ortada görüntü dahi olmasa, okuduğundan/dinlediğinden etkilenerek, imgeleminde canlandırdıklarıyla cinsel hazlara ve doyuma ulaşabilmektedir. (Dijital Oynaşmalar)




The Kiss

1897





Yığınlar ve Birey

...

Yığının içinde birey olarak varoluşu sürdürmek olanaksızdır. Birey yığının dışına çıkmak zorundadır.

Yığın ve yaratıcı birey arasındaki çelişki ve bu çelişkinin yol açtığı gerilim birey için toplumsal ve ekonomik alanda hastalıklı sonuçlar doğurmaktadır. Bireyin varlığını maddi ve ekonomik boyutta yürütebilmesi için yığın insanına açılmasının gerekliliği onu kendi bireyselliğinin korunması açısından riskli bir yolculuğa sürüklemektedir. Birey tinsel açıdan kendini yığın insanla taban tabana zıt konumda bulmaktadır. Ekonomik süreçte tinsel özgünlüğünü ve bunun sonucunda varolma nedeni olan yaratıcılığını yitirme tehlikesi içine düşen birey, yığın insana dönüşme sürecine farkında olmadan girmektedir. Yaşama savaşı adını alan bu süreçte birey kendini yığın insan adına kurban etmektedir. Bu savaşta biricik olarak kalma taşınamaz bir yük haline gelebilmekte ve biricik birey bilerek ve isteyerek yığınlaşmaktadır.

Bireyin cinsel ve ekonomik alanda katlanamadığı yoksunluklar, onu yığınsalın komutlarına boyun eğmeye iter. Bu durum aşk yaşamında yaratıcı bireyle yığın insanın çok yakın ve yoğun iletişime girmesi sonucunu doğurur. Aşk ve onun temeli olan cinsellik, yığının dayandığı temel olan insan türünün kendini süreklileştirme aracı olarak yaratıcı bireye zorla kabul ettirdiği köleliğin haklı nedeni haline gelir.

Yaratıcı ve biricik olan bireyin cinsel ve ekonomik alanda tatmin edici bir düzeyi yakalaması için yığın insanının ilkelerini benimsemesi gerekir. Bu ilkeleri benimsemediği zaman yoksulluğa ve cinsel açlığa boyun eğer. ( Nietzsche böyle bir yaşam sürmüştür) Yaratıcı birey bu çıkmazdan çıkmak için ara yollar denemiştir. Yığına kısmen taviz vermek ve cinselliği erotik yaratıcılığa dönüştürmek. Ekonomik anlamda tam bir çıkmaz söz konusuyken cinsel alanda partner olarak yaratıcı birey bulma şansı her zaman vardır. (Bu olasılık düşük olsa da) İki yaratıcı birey arasındaki cinsellik erotizme dönüşerek sonsuz varoluş devinimi haline gelir.


Yaratıcı birey yığın insana açıldığı zaman yığının algılama düzeyinin düşüklüğüne katlanmak zorundadır. Bu katlanma bir yaşam biçimi haline geldiğinde yaratıcı bireyden geriye ne kalır? İşte yaratıcı bireyin büyük savaşımı bu süreçle birlikte başlar. Yaratıcı birey bu evrede tinsel özgürlüğünü ve özgünlüğünü korumak için çok karmaşık yöntemler ve teknikler geliştirmek zorundadır. Zararlı yığın zevklerin, yığın fikirlerin onu ele geçirmesine izin vermemelidir.

En çok arzuladığım şey marksist olmaktı. Çünkü sömürüden, zenginlerden, ayrıcalıklardan benim kadar nefret eden, tiksinen insan sayısı çok azdır. Ama ne çare ki Marksizm olanaksızdır. Bunun nedenlerini açıklayan düşünür sayısı sayılamayacak kadar çoktur. Bence Marksizmin önündeki en büyük engel işçilerin birarada bilinçli bir sınıf yerine bir yığın, bir sürü oluşturmasıdır. Ve bunun doğal sonucu olarak bu sürüye bir çoban gerekmiştir. Bu çoban sürünün bütün yığınsal özelliklerini özümsemiş bir çıkarcı, bir oportünisttir. Sözde Marksist olan yığınların ve bunların çobanlarının XX. yüzyılın dünyasını nasıl mezbahaya çevirdiklerini hepimiz biliyoruz. Marx, Canetti'nin Kitle ve İktidar'ını okuyabilecek bir zaman diliminde yaşasaydı, ne kadar marksist olabilirdi veya kalabilirdi?

Yaratıcı birey umutsuzdur, çünkü birey her zaman ve her yerde yığınla, yığın anlayışıyla karşı karşıyadır. Ama bu umutsuzluğu işkenceye ve işkenceyi de varoluşun anlamına dönüştürmek zorundadır. Bu zorunluluk anlamı kurmada yeterli değildir. Yaratıcı birey bu zorunluluğu büyük bir gözüpeklikle birleştirirse yığına karşı durabilir.

Tüm yaşamımı gözden geçirdiğim zaman yığının beni ne kadar uzun süre işkence altında tuttuğunu farkediyorum. Cinsel arzular, ekonomik gereksinimler ve bu gereksinimlerin tini boyunduruğu altına alması. Öldürücü bir bezginlik. Yaşamım boyunca aptal sözleri dinleme işkencesi. Her zaman ve her yerde yığınla amansız bir savaş vermek belki bütün depresyonlarımı dayanılmaz bir boyuta getiren bir yorgunluğa neden oldu. Yorgunum, yorgunum ama düşünmeyi sürdürüyorum.

Toplum adı altında düzene giren yığınlar bireyi cehennemi bir baskıya boyun eğmeye zorlarlar. Her toplumsal düzenleme insanların çoğunluğundaki duygu ve düşüncelerin ortalamasıdır. Bu ortalama yeni ve yaratıcı tüm oluşumları yontma ve törpüleme işlemini gerçekleştirir.

Başarılı olmak biricik birey için mümkün değildir. Başarı her zaman yığınla yoğun bir alış-verişi gerektirir

...

Mukadder Yakupoğlu

Ben Whishaw Reading Poetry



Ben Whishaw reading “Annabel Lee” by Edgar Allan Poe.




Ben Whishaw reading "Dover Beach" by Matthew Arnold.




"Sonnet 75" by Edmund Spencer.


Deniz Bilgin İçin / Orhan Pamuk

Pek çok Çinli ressam gibi, hem ressam, hem de yazar olan Ching Hao’nun bir kitabında anlattırdığı bir hikaye vardır; severim. Bir zamanlar Çin Padişahı, hüner yarışına giren iki ressamdan birer deniz manzarası yapmalarını istemiş. Genç ressam denizdeki bütün dalgaları, bütün balıkları ve bütün renkleri tek tek resmetmeye girişmiş...Yaşlı ressam ise yatay bir çizgi çekmiş hızla. Aşağısını deniz mavisiyle boyamış, el çabukluğuyla iki de yelkenli eklemiş, bir de rüzgarda uçan martı... Resim o kadar çabuk bitmiş, denize de o kadar çok benzemiş ki, padişah genç ressamın sabrının sonuçlarını beklemeden bir kese altını hüner sahibi yaşlı ressama vermiş.

IŞIK VE ŞEYTANCIKLAR

Genç ressam ise resmine devam etmiş. Tek tek dalgaları, denizdeki bin bir çeşit balıkları, balıkların üzerindeki pulları sabırla yıllarca resmetmiş. Doksan iki yaşında resmin yarısına geldiğinde, herkes onu unuttuğunda ölmüş. ‘Çin Resmi’ne Giriş’ adlı kitabında bu hikayenin sonunu anlatan Arthur Waley, bu sabırlı ressamın hayatının sonuna doğru şöyle dediğini belirtiyor:

‘Padişahlar resme bakıp deniz sansınlar diye resmetmiyorum ben. Denize bakanlar onu bir gün resim sansın diye resmediyorum.’

11. yüzyılda yaşamış Ching Hao ise bu sabırlı ressamın neden resim yaptığını aslında bilmediğini söyletir ihtiyar kahramanına. Bu yüzden de resminde yarım kalan, daha sonra bakanların ve kendisinin bile anlayamadığı tuhaf yaratıklar, şeytancıklar, böcekler, acayip bir ışık belirirmiş.

Osmanlı ve İran nakkaşlarıyla da bir kardeşliği olan ikinci cins ressamların sabır eserlerine uzun uzun bakmayı çok severim. Bir tuğla duvarın tuğlalarını tek tek resmeden, bir bahçedeki çimenleri, yaprakları tek tek çizen, bulutların kıvrımlarındaki incelikler ya da dalgaların sırtlarında beliren beyaz köpükler için peygamber sabrı ve çocuk içtenliğiyle bütün bir ömür veren nakkaşlar bende saygıyla hayranlık arası bir duygu uyandırır.

 Deniz Bilgin - Minareden At beni, İn Aşağı Tut Beni - kağıt üstüne guvaş - 112x80 - 1999

Çocukluğumda, gençliğimde, resim yaparken sokaklardaki parke taşlarını, damlardaki kiremitleri ya da bir kadının elbisesinin üzerindeki küçük çiçekleri tek tek çizmek gelirdi hep içimden. Ressam bir orman resmi çizecekse özenerek ve her birinin diğerinden farklı olduğunu hissederek tek tek bütün yaprakları çizmelidir diye düşünürüm.

1956 doğumlu Deniz Bilgin işte böyle bir ressam. ‘Bahçe’ diye bir resim yapmış, hafızasının bahçesindeki bütün yaprakları -hem de gölgeleriyle tek tek çizmiş. Bahçe duvarının taşlarını da ve arkadan gözüken denizin üzerinde titreşimleri de tek tek çizmiş, sabırla boyamış. Bir kertenkele yapmış, üzerindeki pullar tek tek var.

‘Nehir’ diye bir resim yapmış ve bakana sabrıyla meydan okuyan bu tür nakkaşların hoşlanacağı bütün ağaç, yaprak ve ırmak kıvrımları, bu resimde ürpere-üşüye, birbirinin içine geçe geçe bir korku olmuş.

 ‘Tütün’ diye bir resim yapmış, kurutulan tütün yapraklarını tek tek özenle ve içtenlikle öyle bir çizmiş ki tütünler arasından bir ışık çıkmış ve resme bakanı korkutmaya başlamış.

ÇİNLİ YAZAR GİBİ...

Sarsıcı, korkutucu olan nakkaşın aylar yıllar süren sabrının sonunda yapraklar, ağaçlar, kıvrımlar arasından hafif bir ışık gibi sızan bu duygu. Elini ve hünerini sabırla terbiye eden nakkaşın bu duyguyu, bu ürperişi bilmeden resme yerleştirdiğini Çinli yazar gibi düşünmek benim de hoşuma gidiyor. Yazarın ya da nakkaşın ısrarla aylarca, yıllarca mutlulukla sabretmesinin ödülü, içindeki ışığı, cinleri, şeytanları, yılanları ve diğer korkutucu yaratıkları en sonunda görünür kılması.

Deniz Bilgin bu sabırla 1999’da yaptığı son resimlerinden birine, ‘Minareden At Beni İn Aşağı Tut Beni’ adını vermiş. Aynı yıl Ankara’da boş bir binanın tepesine çıkmış ve kendini aşağı atıp ölmüş. Tek tek yaprakları neden çizdiğini bilmiyor, aşağıda kendisini kimsenin tutmayacağını ise biliyormuş.


Deniz Bilgin'in biyografisi: http://v3.arkitera.com / deniz bilgin

Tiksinti

Sıradan insanlığa karşı fiziksel bir tiksinti duyuyorum; zaten olan tek insanlık da bu. Bazen de, tiksintiyi iyice çoğaltmaya heveslenirim, kusma isteğimizi zorla kusarak yatıştırdığımız gibi.

En sevdiğim şeylerden biri -başlayan günün sıradanlığından, hapse düşecekmiş gibi ürktüğüm sabahlarda- mağazalar ve dükkanlar açılmadan önce, sokaklarda ağır ağır yürümek, delikanlıların ya da genç kızların (ya da her iki takımın) ağzından, kafamın içindeki görünmez, özgür düşünce okuluna alaycı sadakalar gibi dökülen bölük pörçük cümlelere kulak vermektir.

Ve hep aynı cümleler, aynı sırayla birbirini izler... Tek başlarına ya da gruplar halinde çıt çıkarmadan geçenler de var ya da duymayacağım şekilde konuşuyorlar, ama sözcükleri benim için apaçık, sezgilerin saydamlaştırdığı bayatlamış şeyler. O şaşırtıcı, kaçamak bakışlarda, istemsizce kaçırılan, mide bulandırıcı bakışlarda ne gördüğümü söylemeye cesaret edemiyorum - yazarak kendime söylemeye bile cüret edemiyorum, niyetlensem bile yazmamla üstünü çizmem bir olur. Cüret edemiyorum, çünkü bilerek kusacaksan, bunu sadece bir kez yapacaksın.

Entrikalar, dedikodu, yapılması akıldan bile geçmemiş şeylerin allanıp pullanarak anlatılması, bu kıyafetler giyinmiş, zavallı hayvanların ruhlarının bilinçsiz bilincinden çekip çıkardıkları doyum, incelikten yoksun cinsellik, cilveleşen maymunları hatırlatan şakalar, korkunç bir şekilde, zerre kadar önem taşımadıklarını bilmeyişleri... Bütün bunlar düşlerin istemsizliğinde, arzunun ıslak kırıntılarından, duyguların çiğnenip atılmış artıklarından yoğrulmuş, iğrenç, korkunç bir hayvanı canlandırıyor gözümde.

Defter dergisinin (1987 - 2002 +45) 
tüm sayılarına pdf olarak ulaşmak mümkün: