Sonun Ötesinde


Bu eşsiz sanatçının yazıları ve yaşamı modernitemizi temsil eden patoloji konusunda -sınır patolojisi- bizi aydınlatmaktadır. Dalgalı, kenarı ya da kıyısı olmayan, her türlü hudut, sınır, tutarlılık fikrine yabancı bir toplum olduğumuzu söy­lemek, sınır durumların yoğun biçimde olarak ortaya çıkma­sını anlamaya yetmez. Jim Morrison’un sınır konumu, onun mitolojisinin kurulmasına katkıda bulunmuştur. Yaratıcı gü­cüyle olduğu kadar ölümcül içgüdüleriyle de büyülemekte­dir. Önemli olan şey bu şairde belirgin bir patoloji saptamak değil, onun varolma güçlüklerinin onu, hem yaratıya hem de çevresindeki her şeyi yıkma eğilimine ve ender şiddette bir özyıkım mekanizmasına nasıl yönelttiğini görmektir.

En azından görünüşte ölümden çekinmeyen biri karşısında nasıl ilgisiz kalabiliriz? Morrison ölüler diyarının salcısıydı, bir dünyadan ötekine, karanlık yanına, bilinmeyene, görün­meyene geçen biri. Bu mitsel ülkeye, dünyanın asıl gerçekliği­ni göstereceği ve eksiksiz mutluluğa erişilebilecek bu yalancı cennete erişmeye çalışıyordu.

Bu hayali ülke ile Morrison’un bireysel ruh hali arasında kesişme noktaları muhtemelen vardır. O, kendi içindeki bu mücevherin, onu aynanın öte tarafına, ön-yansıcı evreye, ayna öncesine; anneden ayrımın açıkça oluşmadığı bir döne­me, ideal bir dünyaya inanmanın hâlâ mümkün olduğu bir döneme iten bu duyum ya da bu buluşmanın peşindedir. Bu dönemin, kaynaşınalı olarak adlandırılan belli bir gerçekliği kapsaması gerekir. Ama kaynaşmanın tersi de vardır ve çok sayıda kaygıyı barındırır: yenilip yutulma, yok edilme, öte­kinin içine alınma. Kaynaşmanın bu iki çehresi, yani yutulma-tutku, kendinin ve yakınlarının yaşamını riske atan sınır durumda yaşayan kişilerde görülür.

Bu delilikten kaçabilmek için Morrison yaratının kıyıla­rında bir yol açabildi kendine. Kültürümüzün patolojileriy­le rezonans içinde, kendi çağını, kusurları, başıboşlukları ve açmazlarıyla modernitemizi, kültürün majör imleyenleriyle geçirgenlik sayesinde, herkesten daha iyi temsil etmeyi bildi. Böylece bunları yeniden ifade edebildi, sözlere tercüme edebildi, müziğini yapabildi, sahnede yaşayabildi ve çağdaşlarına allak bullak edici bir hakikat aktarmayı bildi.

Fantasmalarının imgelerine vücut veren Jim Morrison, gün ortasında düş gören biridir. Ama bu fantasmalar, Freud’un gayet iyi bildiği gibi, zamanlarla ustaca oynayarak, gerçek çev­reyle eklemlenirler: “Geçmiş, şimdiki zaman, gelecek; sanki bunları kat eden arzunun düz çizgisi üzerinde dizilmiş gibidirler.”
Sınır durum, sembolik düzendeki derin çatlakları ortaya çıkarır. Morrison’a göre onun tekilliği, kuşkusuz ki, sanatını çağının kültürüyle böyle bir sintoni içinde ifade etmesine imkân tanımış olan şeydir. Ama yazıda bulduğu sembolik koltuk değnekleri yalnızca bir süre işlevsel olmuştur. Gerçekle ve ha­yalle kalıcı bir kenetlenme olmadığından, bu koltuk değnekleri ona gerçeğin içinde istikrarlı bir dayanak getirmeyi başa­ramamışlardır. Bağların kopması ve özkıyım süreçleri baskın gelerek, ölüm itkisinin yeraltında ama korkunç derecede etki­li çalışmasına tanıklık ederler.

Düzen çocuğu Morrison daima dengesizlik içinde yaşadı, kaosa ve düzensizliğe içgüdüsel bir eğilim gösterdi.

Onun meteor yazgısı modernitemizin açmazları bakımın­dan simgesel niteliktedir.

Onun içsel çatlaklarının, sınır durumdaki kahraman tutumunun, uygarlığımızın gizli hakikatinin kalbini, dile getirilemez terörlerini, bastırılmış sırrını kavramasına imkân tanıdığına kuşku yoktur. Çünkü, bir dönemin patolojisiyle rezonansın ötesinde, Morrison, aşk, ölüm ve yaşam üzerine sorgulamaları içinde insanlığın çağlar boyunca yaşadığı endi­şe ve kaygılarını ifade etmiştir. Kitleler bunun karşılığını ona gayet iyi verdi, çünkü onu idol haline getirdikten sonra, modernitemizin kahramanı mertebesine, aklı başında bir dünyanın sunağında kurban edilen, kültürün lanetli evladı mertebe­sine yükseltti.

Morrison dolu dizgin haz arayışıyla yalnızca imkânsıza vardı. Morrison öznel başıboş dolanmaları, kişisel sembolik çatlakları sayesinde, başka yerde, yani kitlenin içinde, uötekiler”i, çağ­daşlarını, bir dayanak noktasını buldu. Ama bu nedenle, onun yaratısı doğrudan doğruya bizim çağdaş dünyamızın sembolik boşluğuna; etik bir ölçütü artık olmayan, otoritenin ve baba ya­sasının çatlakları dolayısıyla sembolik aktarımdaki başarısızlık­ları temsil eden tüketimcilige gönderme yapıyordu.


*
Kahramanın Sınır Durumu
Didier Lauru

Mark Morrisroe (1959 - 1989)


Antinous ölmüştü


Düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum:

Antinous ölmüştü.

Çocukken, Marullinus'un kuzgunların paramparça etmiş olduğu cesedini görünce ağlayıp bağırmıştım ama, bu ağlama, gece bağıran bir hayvanın ağlamasına benziyordu. Babam ölmüştü ama on iki yaşında öksüz kalan oğlan çocuğu evdeki düzensizlikten, annesinin gözyaşlarından ve kendi korkusundan başkasını algılayamamıştı; ölmekte olan adamın acısı konusunda hiçbir şey bilmiyordum. Annem, çok sonraları, ben Pannonina'da görevdeyken ölmüştü; tam tarihini anımsayamıyorum. Trayan, vasiyetimi yazması gereken hasta bir adamdan başka bir şey değildi. Plotina'nın ölümünü görmemiştim. Attianus ölmüştü; yaşlı bir adamdı. Çok sevdiğimi zannettiğim arkadaşlarımı Daçya savaşları sırasında yitirmiştim; ama gençlik; yaşam ve ölüm eş düzeyde baş döndürücü ve kolaydı.

 Antinous ölmüştü.

Sık sık duyulan, basmakalıp sözler anımsıyordum: ·İnsan her yaşta ölebilir», ya da "Genç ölenler tanrının sevgili kullarıdır," bu laf kalabalığına ben de katılmıştım; can sıkıntısından öleceğim, uyurken öleceğim, demiştim. Acı sözcüğünü, Yas sözcüğünü, Yitik sözcüğünü kullanmıştım.


 Antinous ölmüştü.

Aşk tanrıların en akıllısı . . . Ancak, bir ırmağın taşıdığı altın madeninin kumla karıştığı gibi aşk da, tutkuya, umursamazlığa, sertliğe, duyarsızlığa ve kendi kendini aldatan yaşlı adamın lafta kalan
mutluluğuna karışır; bundan sorumlu tutulamaz aşk. Acaba ben de mi kendi kendimi kandırmıştım?

 Antinous ölmüştü.

Şu anda Servianus'un hiç kuşkusuz öne sürdüğü gibi fazla sevmekten değil oğlanı yaşamaya zorlayacak kadar sevmemiş olmamdan kaynaklanıyordu kuruntularım. Orpheus mezhebinin bir üyesi olan Khabrias, canına kıymayı suç bulduğu için bu sonun kendi kendini kurban etmek isteğinden doğduğunu savunuyordu; ölümün bir armağan olduğu düşüncesi tüyler ürperten bir sevinç veriyordu bana. Yumuşaklığın altında gizlenen galeyanı, birtakım şeylerden vazgeçmenin altında yatan umutsuzluğu, aşkın içinde gizlenen nefreti bilen tek kişi bendim. Çok derinden incinmiş bir yaratık, bağlılığın kanıtını suratıma çarpmıştı; her şeyi yitireceğinden korkan oğlan, beni kendisine sonsuza kadar bağlayacak yolu bulmuştu. Böylesine bir kurbanla beni koruyacağını sandıysa herhalde hiç sevilmediğine inanıyordu, çünkü bana yapılabilecek en büyük kötülük onu yitirmekti.

The moment of discovery of Antinous at Delphi 1894


ANTİNOUS'NUN ÖLÜMÜ


Athyr ayının ilk günü, iki yüz yirmi altıncı Olimpiyat'ın ikinci yılı . . . Ölüler tanrısı Osiris'in ölüm yıldönümü; nehir boyunca, tüm köylerden, üç gün süreyle, kısık kısık inlemeler, ağlamalar duyuldu. Doğu'nun gizemlerine benim kadar alışık olmayan Romalı konuklarım bir başka ırkın törenlerini merak etmişlerdi. Benim için, tam karşıtı, aşırı düzeyde yorucu ve sinirlendiriciydiler. Geminin diğerlerinden uzağa demirlenmesini istemiştim, tüm yerleşme yerlerinden uzak olmasını istiyordum; ama nehir yakasında, firavunlar zamanından kalma, yarı terk edilmiş bir tapınak ve içersinde rahipleri olduğu için ağıtlardan tam anlamıyla kaçamamıştım.

Bir gün önce, Lucius beni kendi gemisinde akşam yemeğine çağırdı. Gün batarken gittim. Antinous benimle gitmek istemediği için kıçtaki kamaramda aslan postuna uzanıp Khabrias'la aşık kemiği oynadı. Yarım saat sonra, karanlıkla birlikte fikrini değiştirdi ve kayığı istetti. Tek kürekçinin yardımıyla, akıntıya karşı, bizi öteki gemilerden ayıran uzaklıkta epey kürek çekti. Akşam yemeğinin verildiği güvertedeki çadıra girişi, dans eden bir kızın eğilip bükülmelerine karşı kopan alkışları susturdu. Meyve zarı kadar ince, uzun bir Suriyeli giysisi giymişti, üzerine çiçekler ve ejderler saçılmıştı. Rahat kürek çekebilmek için sağ kolunu çıplak bırakmıştı; pürüzsüz göğsünde ter damlacıkları titreşiyordu. Lucius'un fırlattığı çelengi havada yakaladı; keskin neşesi, bir an için bile yatışmadı, içmiş olduğu bir kupa Yunan şarabının bu neşeyi vermiş olduğu söylenemezdi.  Lucius'un yukarıdan sert bir biçimde «güle güle» demesinden sonra, altı kürekçinin çektiği kayıkla geri döndük. Sabah farkında olmaksızın göz yaşlarına bulanmış yüzüne değdi elim.  Sabırsızca, ağlamasının nedenini sordum; alçakgönüllülükle yorgunluğunu ileri sürdü. Yalanını kabul ederek yeniden uykuya daldım. Gerçek acısı, o yatakta, benim yanımda ortaya çıkmıştı.

Roma'dan mektuplar yeni gelmişti ve gün boyunca onları okuyup yanıtladık. Her zamanki gibi Antinous odada sessizce dolaşıyordu; bu güzel yaratığın yaşamımdan hangi anda uzaklaştığını bilemiyorum. On ikinci saate doğru, büyük bir huzursuzluk içinde, Khabrias içeri girdi. Tüm kurallara karşın, genç çocuk nereye gittiğini, ne kadar kalacağını bildirmeksizin gemiden ayrılmıştı; iki saatten fazla olmamıştı gideli. Khabrias bir gece önce anlattığı garip şeyleri ve daha o sabah benim hakkımda söylediği sözleri anımsıyordu. Hemen nehir yakasına indik. Yaşlı öğretmen, içgüdüsel olarak, daha önce Antinous'la birlikte gitmiş olduğu, su yakasındaki tapınağın dışındaki küçük dini yere doğru ilerledi. Bir kurban masasında hala sıcak küller duruyordu;  parmaklarıyla külleri karıştıran Khabrias, hiçbir yeri bozulmamış bir tutam saç çıkardı ortaya.


Kıyıyı araştırmaktan başka yapacak şeyimiz kalmamıştı. Bir zamanlar kutsal törenler için kullanılmış olduğu anlaşılan bir dizi barajcık nehrin belirli bir kıvrımına kadar uzanıyordu; son havuzun kenarında, hızla batan güneşin alacakaranlığında, Khabrias, katlanmış bir giysi ve sandallar buldu. Kaygan merdivenlerden indim; şimdiden nehrin çamuruna batmış, dipte yatıyordu. Khabrias'ın yardımıyla, taş gibi ağır bedeni kaldırdık. Khabrias bir kaç gemiciye el salladı ve yelken bezinden bir kefen yaptılar. Hemen çağrılan Hermogenes, yalnızca ölmüş olduğunu açıklayabildi. Bir zamanlar öylesine uyanık olan o beden yeniden ısınmaya, canlanmaya karşı koyuyordu. Gemiye taşıdık.  Her şey bitmişti; her şey sanki yok olmuştu. Olympos Zeus'ü, Herkesin Efendisi, Dünyanın Kurtarıcısı, tümü birbirinin üzerine devrilmişti ve geminin güvertesinde yalnızca, saçları ağarmış, hıçkıran bir adam vardı.

Hermogenes beni cenaze konusunda kandırıncaya kadar iki gün geçmişti. Antinous'un kendi ölümünü çevrelemesini istediği kutsal ayin, hangi yolu izleyeceğimizi göstermişti bize; bu sonun Osiris'in mezarına indiği gün ve saate rastlamasının bir anlamı olmalıydı. Nehri geçerek, Hermopolis'e, mumyacıların bulunduğu yere gittim. İskenderiye'de nasıl çalıştıklarını görmüştüm ve bu bedene ne çirkinlikler verebileceğini biliyordum; ama bu sevgili teni dağlayıp kömürleştirecek ateş de korkunçtu; topraktaysa çürür. Nehri hemen geçtik; kıçtaki kamaranın bir köşesine çömelmiş, Euphorion, alçak sesle, hangi Afrika ağıtı olduğunu bilmediğim bir şarkı söylüyordu; bu kısık, belli belirsiz şarkı bana kendi hıçkrıklarımmış gibi geldi. Sevgili ölüyü, bana Satyros'taki kliniği anımsatan suyla temizlenmiş odaya taşıdık; mum sürülmeden önce yüzü yağlamak için kalıpçıya yardım ettim. Tüm mecazlar anlam kazanmıştı; yüreğini elimde tutuyordum. Boş bedeni bıraktığım zaman,
 güneş ve havanın hiçbir zaman dokunmayacağı, tuz ve mür sakızıyla işlenmiş değerli bir malzeme, korkunç bir başyapıtın ilk aşaması, bir mumyacının hazırladıklarından başka bir şey değildi artık.


Antinous







Hadrianus'un Acısı

Gemiye döndüm; çabuk kapanan yara yeniden açılmıştı; Euphorion'un başımın altına sıkıştırdığı yastığa göz yaşlarımı gömdüm. Zamanın iki akımıyla ayrı yönlere sürüklenen ceset ve ben birbirimizden uzaklaşıyorduk. Aralık ayından beş gün önce, Athyr ayının ilk günüydü: Her geçen an bedenini daha derinlere gömüyor; ölümü giderek örtünüyordu. Bir kez daha o hain yokuşu tırmandım: O ölü ve yok olmuş günü, tırnaklarımla kazıyarak mezarından çıkarmaya çalıştım. Kapı eşiğinin kenarında oturan Phlegon içeri birilerinin girdiğini, ancak pupadaki kabinin kapısından arada bir sızan rahatsız edici güneş ışınları sayesinde fark edebilmişti. Cinayetle suçlanan bir adam gibi her saat hesap vermeye çabalıyordum; yazı yazdırmıştım; Efes Senatosu'na yanıt vermiştim; acı acaba hangi sözcük grubuna rastlamıştı? Gemiyi kıyıya bağlayan köprünün ayakları altında yaylanmasını, kuru nehir kıyısını, kıyıda uzanan düz taşlığı; her şeyi yeniden yerli yerine koymaya çalışıyordum; sonra alnını bir tapınağın taşına dayayıp kestiği bir tutam saçı, elleriyle sandallarını çözebilmek için büktüğü dizini düşünüyordum; gözlerini kaparken özgün bir biçimde dudaklarının aralanışı aklıma geliyordu. Onun gibi iyi bir yüzücü için o kara çamurda boğulmak gerçekten korkunç bir karar olmalıydı. Ciğerler yaşamı içine çekmeyi durdurduğu zaman yüreğin ve beynin duracağı o anı, her birimizin geçireceği o değişimi belirlemeye çalıştım düşüncelerimde. Ben de benzer çırpınmalar geçireceğim; ben de öleceğim. Ancak her ölüm farklıdır; son acısını kafamda canlandırma çabalarım safsatadan ibaret; çünkü o, yalnız öldü. Kangrenle savaşırcasına üzüntüme karşı koymaya çalıştım; zaman zaman söylediği yalanları ve direnişini anımsadım; kendi kendime, bir gün nasıl olsa ağırlaşıp, yaşlanacağını ve değişmiş olacağını söyledim. Çabalar boşunaydı; bir başyapıtı kopya etmeye çalışan titiz bir işçi gibi, kalkana benzeyen o dik, yuvarlak pürüzsüz göğsü tam olarak canlandırmak için kafamı delice yoruyordum. Zaman zaman görüntü kendiliğinden kafamın içine sıçrıyor, bir yumuşaklık seli tüm benliğimi kaplıyordu. Bir kez daha, Tibur'da bir meyve bahçesinde, sepet olmadığı için yemişleri giysilerinin eteğine toplayan genci görüyordum. Gecenin zevklerine eşlik eden, Euphorion'a yardım etmek ve imparatorluk giysilerimin büklümlerini düzeltmek için topukları üzerinde çömelen genç dostu ve onunla birlikte her şeyi, her şeyi bir anda yitirmiştim. Rahiplere inanacak olursak, gölge de acı çekiyordu; bedendeki sıcak barınağını arayarak, tanıdıklarından uzak, inleyerek geziniyordu dostu andıran yerlerde; hem uzak hem de yakın; var olduğunu belirleyemeyecek kadar zayıf. Söyledikleri doğruysa, sağırlığım ölümden de beterdi. Yaşayan oğlanı, o sabah, yanımda hıçkırırken iyi anlayabilmiş miydim?

Bir akşam, Khabrias, o zamana kadar görülmedik bir yıldızı, Kartal takım yıldızları arasında parıldayan bir yıldızı göstermek için yanına çağırdı; değerli bir taşmışçasına parıldıyor, yürek gibi atıyordu. Onun yıldızı ve burcu olarak seçtim. Her gece, yorgun düşünceye kadar hareketini izleyecektim; gökyüzünün o bölümünde garip bir parlaklık görüyordum. Halk beni delirdi sanıyordu ama bunun hiçbir önemi yoktu.


ÖLÜM


Hadrianus

İnsanın asıl doğum yeri, kendisine ilk kez akıllıca baktığı yerdir; 
benim ilk anayurdum kitaplar olmuştur.

Çok sevildiğim söylenemez. Sevilmem için herhangi bir neden yoktu. Atinalı öğrenciyken fark edilmeyen, bir imparatora az çok yakıştığı kabul edilen sanat sevgim gibi belirli eğilimlerim, ilk yetki aşamalarımda, memur ve yargıçlık dönemimde, huzursuzluk yaratıyordu. Hellenizmim alay konusu oluyordu, hele zaman zaman gizlemeye, zaman zaman da göstermeye beceriksizce çabaladığım anlarda. Senatörler arkamdan "Yunancık" diyorlardı. Kısmen yaptıklarımızın, kısmen de hakkımızda düşünülenlerin o pırıltılı garip yansımasıyla efsane nasıl oluşursa, benim efsanem de oluşmaya başlamıştı. Bir senatörün karısıyla aramda geçen dolapları duyan davacılar, bana kendileri geleceklerine, hayasızca karılarını, ya da genç bir pantomimciye tutkumu gösterdiğim zaman, oğullarını yolluyorlardı. Umursamayarak bu insanları bozmak bir tür zevk veriyor insana. En acıklısı, edebiyattan, söz ederek gönlümü çelmeye çalışanlardı. ...




Antinous





Antinous'un Yüzü


Yunanlılar, insan kusursuzluğunu öyle çok sevmişlerdir ki çeşitli görünüşlerini hiç dikkate almamışlardır. Mermerin beyazlığıyla değişmiş o koyu renk yüze, o iri iri açılmış gözlere, titremesine kadar denetlenmiş o ince ama etli dudaklara, kendi benzerime bir göz atıp geçerdim. Ancak bir başkasının yüzü çok daha fazla ilgilendirdi beni. Yaşamımda önem kazanmaya başlar başlamaz, sanat bir gösteriş bir lüks olmaktan çıkıp, bir tür kaynak, yardıma koşan bir biçime dönüştü. O görüntüyü dünya benimsesin diye zorladım; herhangi bir çalışkan adamdan ya da bir kraliçeden çok o gencin portresi yapıldı. Başlangıçta, değişmekte olan bir biçimin birbirini izleyen güzelliklerini heykellerle belgelemek istiyordum; sonradan sanat, yitirilmiş bir yüzü canlandırabilecek bir tür gizemli işleme dönüştü. Dev boyutlarda resimler, yücelttiklerimize duyduğumuz sevginin gerçek oranlarını belirtmeye yarar: Yakından bakılan bir yüz kadar kocaman, korkulu düşlerdeki görüntüler ve hayaletler kadar uzun ve ağırbaşlı, şu anılar gibi boğucu görüntüler olmasını istedim. Kusursuz bir bütünlük ve kusursuz bir arılıkta direniyordum; kısacası, sevenin gözünde yirmi yaşında ölen bir varlık olan tanrıyı istiyordum; tam bir benzerlik, alışkın olduğum bir varlık ve güzellikten çok , sevilen yüzün düzensizliklerini arıyordum. Kaşın kalınlığını, dudağın şiş eğmecini olduğu gibi korumak için ne de çok tartışmıştık ... Yok olabilecek ya da şimdiden yok olmuş bir bedenin varlığını sürdürebilmek için taşın sonsuzluğuna, bronzun bağlılığına inanmaktan başka çarem yoktu, ama her gün asit ve yağ karışımıyla mermerin silinmesini, heykelin o genç tenin yumuşaklığına ve pırıltısına benzemesini ihmal etmiyordum.





Antinous & Hadrian




E. Henry Avril



Antinous




Bir gün öğleden sonra, geç saatlerde, sesleri, biçimleri, dolaylı anlatımları yüreklice biraraya getiren, yankılar ve aynalar düzenini önümüze sürdüğü için çok hoşuma giden, Lykophron'un anlaşılması güç bir yapıtını okuyorduk. Diğerlerinden biraz uzakta, genç bir oğlan, yarı uykulu, dolgun dolgun bizim zor kıtaları dinliyordu, aklıma birden, ormanın derinliklerinde, garip bir kuşun çığlıklarından belli belirsiz haberli bir çoban geldi. Ne yazı yazacak bir levha ne de kalem getirmişti. Havuzun yanında, oturmuş, o güzel, dingin yüzeyde elini gezindiriyordu. Sonradan öğrendim, babası imparatorluğun engin toprakları üstünde küçük bir yöneticiydi; genç yaşta büyükbabasının denetimine bırakılmıştı ve oradan Nikomedia'ya okumak için, ana babasının eski bir konuğu, bu orta halli aile için zengin sayılabilecek bir gemi sahibi ve kentin yapımcılarından birisinin yanına yollanmıştı. Ötekiler gittikten sonra onu alıkoydum. Çok az okumuştu ve dünyaya ilişkin hemen hemen hiçbir bilgisi yoktu; çocuksu güvenine karşılık düşünmeye açıktı. Doğum yeri. Claudiopolis'i görmüştüm; onun için gemilerimizin direklerini sağlayan büyük çam ormanlarının yanıbaşındaki memleketi konusunda konuşmasını istedim; tiz müziğine bayıldığı Attys'in tepe üstündeki tapınağından, ülkesinin üstün atlarından ve garip tanrılarından söz etti. Sesi alçaktı, Yunancası'nda Asya lehçesi vardı. Dikkatimi,
belki de gözlerimi dikişimi birden fark ederek şaşırdı, kızardı ve kısa zamanda alışacağım o inatçı sessizliğine büründü. Yavaş yavaş bir yakınlık gelişti. Ondan sonraki tüm gezilerimde bana yoldaşlık etti ve efsane benzeri yıllar başladı. Antinous Yunanlıydı; bu eski ama az bilinen ailenin öyküsünü Propontis kıyılarında, ilk Arkadialar'ın yerleşmelerine kadar geriye götürebildim. Bal damlasının şarabı bulutlandırıp hoş bir koku vermesi gibi Asya da o kaba kanda kendi etkilerini yaratmıştı. Apollonius'un müritlerindeki gibi onda, gizemli boş inançlar, dinsel tapınmayla birlikte kralına boyun eğen Doğulu'yu buluyordum. Varlığı olağanüstü sessizdi; beni bir hayvan, ya da bilinen bir ruh gibi izliyordu. Genç bir köpek gibi ateşli ve tasasızdı, oyun oynamaya ve çabucak dinlenmeye sonsuz yeteneği vardı. Okşamalara ve buyruklara açık bu tazı, ayağımın dibindeki yerini aldı.

Kendi hoşuna gitmeyen ve mezhebine uymayan her şeye karşı gösterdiği umursamazlığı çok beğeniyordum; ilgisizliği, kurnazlık ya da acıyla öğrenilen her tür erdemin yerine geçiyordu. Tüm benliğini kapsayan ağırbaşlı bağlılığını, sert yanları da olan inceliğini olağanüstü buluyordum. Yine de bu boyun eğiş, gözü kapalı bir boyun eğiş değildi. Uysallıkla ya da düşler içinde sık sık indirilen o göz kapakları her zaman kapalı değildi; dünyanın bu en dikkatli gözleri, zaman zaman üstüme dikildikçe yargılandığımı anlıyordum. Bir tanrının kendisine tapanı yargıladığı gibi yargılanıyordum; sertliklerim ve ani kuşkularım (sonradan oluştu) sabır ve ağır başlılıkla onaylanıyordu. Yaşamımda ilk kez bir varlığın mutlak sahibi oluyordum. Böylesine apaçık bir güzellikten şu ana kadar söz etmemişsem, bunu tümden fethedilmiş bir adamın suskunluğuna yorma.

Umutsuzlukla yakalamaya çalıştığımız yüzler genellikle bizden kaçar; yalnız bir an için ... kara saç kitlesiyle eğilmiş bir kafa, göz kapakları uzun, gözleri çekik gibi, dinlenen geniş yapılı genç bir yüz görüyorum. Bir bitkiymişçesine bu ince beden sürekli değişiyordu ve bu çeşitlemelerin bir bölümü büyümeyi andırıyordu. Çocuk değişti; boylandı. Bir haftalık tembellik onu tümden yumuşatmaya yetti; ayda geçen bir ikindi vakti bu genç atleti yeniden sertleştirip çevikleştirdi; güneş altında bir saat kalmaya görsün, teni yasemin renginden bal rengine dönüşüyordu. Çocuksu kaslar uzadı; yüzü, ince çocuksu yuvarlaklığını yitirdi ve yüksek elmacık kemiklerinin altları çukurlaştı; genç koşucunun dolu göğsü, Bakkha rahibesinin yumuşak, parlak eğmeçlerine dönüştü; düşünceli dudaklar acı bir hırsı, üzüntülü bir doyumu dile getirdiler. Aslında yüzü, gece gündüz yonttuğum bir mermer gibi değişiyordu. O günleri yeniden düşündüğüm zaman, Altın Çağ'a geri döner gibi oluyorum. Sıkıntı kalmamıştı; geçmişin çabaları ilahi denilecek bir rahatlıkla ödenmişti. Geziler, zevkler, tasarlanıp denetlenmiş, beceriyle tasarlanmıştı. Dur durak bilmeyen çalışmalar zevkin değişik bir kipinden başka bir şey değildi. Hayatta her şeye geç ulaşmıştım, iktidar ve mutluluğa da geç ulaştım. Yaşam, öğle güneşi parlaklığına, odadaki tüm nesnelerin ve yanında yatan bedenin altın gölgelerle yıkandığı aydınlık pırıltılı bir ikindi vaktinin uyku saatine kavuşmuştu. Doyuma ulaşmış tutku, diğer tutkular gibi çabuk kırılır bir saflık taşır; geri kalan insan güzellikleri benim için yalnızca seyredilebilir düzeye inmiştir; artık izlenmesi gereken bir oyun olmaktan çıkmışlardı. Gerçek bir rastlantı olarak başlayan bu serüven, yaşamımı hem zenginleştirdi hem de yalınlaştırdı; gelecek fazla ilgimi çekmiyordu; kahinlere sorgularım sona ermişti; yıldızlar artık o gökyüzü kemerinin çok güzel biçimlerinden başka bir şey değildi. Yaşamımın hiç bir döneminde, uzaktaki adalarda gün doğuşunun pırıltısı, su perilerinin kutsal mağaralarının serinliği, gelip giden kuşların uğrak yeri, gün batarken kekliğin alçaktan uçuşu böylesine coşku vermemişti bana. Ozanları yeniden okudum; bazıları daha iyi geliyordu ama çoğu daha kötüydü. Her zamankinden daha yetersiz bulduğum kendi mısralarımı yazdım. Ağaç denizleri, mantar meşesi ve çam ormanlarıyla Bithynia vardı; oğlanın bildiği uğrak yerlerinde, hançerini ve altın kemerini çıkarıp, oklarını oraya buraya saçarak, deri sedirlerde köpeklerle boğuştuğu, kafesli balkonlarıyla av evi vardı. Düzlükler uzun yazın sıcağını bağrında toplamıştı; yabanıl atların koşuştuğu Sangarius (Sakarya) boylarındaki kırlardan pus yükseliyordu. Gün doğarken, yolumuzun üstünde çiğden ıslanmış uzun otlara sürünerek, Bithynia'nın amblemi hilal tepemizde asılı, ırmağa yıkanmaya giderdik...


Antinous Heykelleri





Ziyaret

Devletin bunalıma girmesinden önceki bu birkaç yıl zarfında düşmanlarımın beni ömür boyu uçarılıkla suçlayacakları bir karar aldım ama bu karar hesaplı bir karardı ve her tür saldırıyı gidermek amacıyla alınmıştı. Birkaç ay için Yunanistan'a gittim. Görünürde, bu gezinin hiçbir siyasal amacı yoktu. Eğitim ve eğlenceyi amaçlayan bir geziydi; Plotina'yla paylaştığım bazı kitaplar ve mezarlardan çıkarılmış çanaklarla geri döndüm. Bana verilen tüm onurlar içinde, gerçekten sevinerek kabul ettiğim orada edindiğim onur oldu; beni Atina'nın dokuz hakiminden biri yapmışlardı. Birkaç ay, zevk içinde, fazla sıkıntıya girmeksizin yaşamak için kendi kendime izin verdim; 
yaban lalelerinin kapladığı dağ yamaçlarında yürüyüşler yaptım, çıplak mermere dokundum dostlukla. Khaironea'da Kutsal Taburun antik çiftinin dostlukları karşısında derin düşüncelere daldım; Plutarkhos'un konuğu olarak iki gece geçirdim. Kendi Kutsal Taburum vardı ama genellikle olduğu gibi tarih benim için yaşamın kendisinden daha etkileyiciydi. Arcadia'da ava çıktım, Delfe'de dua ettim. Eurotas'ın kıyısında, Sparta'da, çobanlar, kavalla çalınan bir hava öğrettiler, garip bir kuş şakıması; Megara yakınlarında gece boyu süren bir köy düğününe katıldım; geleneklerine bağlı Roma'da hiçbir zaman yapamayacağımız danslar yaptım yanımdakilerle.


HADRIANUS'UN ANILARI'NIN YAZILMASI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER



G. F'ye

Bu kitabın tüm olarak, kısım kısım, ya da çeşitli biçimlerde ilk yazılışı 1924 ile 1929 yıllarına, benim yirmi ila yirmi beş yaşlarıma rastlar. O zaman yazdıklarımın tümünü yok ettim.


Flaubert'in mektuplarında cildin sayfalarını karıştırırken, 1927 yılına doğru çok okuyup altını birçok kez çizmiş olduğum beğendiğim bir cümle yeniden karşıma çıktı: 

«Tarihte, İsa'nın henüz ortaya çıkmadığı, tanrıların varlıklarının sona erdiği, Cicero'yla Marcus Aurelius dönemleri arasında, insanın tek başına direndiği benzersiz bir an vardır.» 





Hayatımın büyük bir bölümü, öbür varlıklarla sıkı bağlar içinde bulunduğu halde tek başına var olabilen bu insanı tanımlayıp resmini çizmekle geçecekti artık.


Kitaba ilişkin çalışmalarıma 1934 yılında yeniden başladım; uzun süren araştırmalardan sonra yapıtın, bana son biçimini almış gibi görünen son on beş sayfası tamamlanmıştı. Tasarı, daha
sonra, 1934 ve 1937 yılları arasında, birkaç kez daha ele alınmak suretiyle bir yana bırakıldı.


Uzun bir süre, yapıtı, o dönemin tüm seslerinin duyulabileceği bir dizi konuşmayla biçimlendirmeyi düşündüm. Ancak ne yaparsam yapayım,  ayrıntılar gereksiz önem kazanıyordu; bölümler tümün dengesini bozacak gibiydi. Hadrianus'un sesi öbür sesler arasında boğuluyordu. İnsanın görüp algıladığı dünyayı yeniden canlandırma çabasında başarılı olamıyordum.


1934'teki yazılışından yalnız tek cümle kaldı: "Ölümümün yandan görünüşünü kavramaya başlıyorum." Resmedeceği manzarayı seçtiği halde sehpasını durmadan bir sağa bir sola çeviren ressam gibi, sonunda, kitaba hangi noktadan başlayacağımı bulmuştum işte.


Tarih içinde sabitleşmiş, kaydedilmiş, bilinen bir yaşam kesiti alalım; öyle bir yaşam kesiti alalım ki, tek bir bakışta tüm süreci algılanabilsin; daha da önemlisi, bu kesit içinde öyle bir nokta, öyle bir an yakalayalım ki, bu hayatı yaşamış olan insan, hayatını ölçüp biçip incelemiş, yaşamı hakkında yargı yetisine ulaşabilmiş olsun. Öyle ki, biz bu yaşama bakarken hangi açı içinde bulunuyorsak, o da kendi yaşamı karşısında aynı açı içinde bulunsun.


Villa Adriana'da geçirdiğim o sabah vakitlerini anımsıyorum; Olympeion'un çevresindeki kahvelerde geçirdiğim sayısız akşamları; sonra Yunan denizlerine yaptığım yolculuklar; Küçük Asya yolları. Anılarımdan tam anlamıyla yararlanabilmek için, ilk önce, benden İkinci Yüzyıl'a kadar uzaklaşması gerekiyordu tüm bunların.





Zamanla başa çıkmak kolay mı?: On sekiz gün, on sekiz ay, on sekiz yıl; ya da on sekiz yüzyıl. Louvre'daki Mondragona Antinous'nün başı gibi heykellerin hareketsiz yaşamlarını sürdürmeleri, geçmiş bir zamanda, ölmüş olan bir zamanda yaşamalarından kaynaklanıyor. Zaman sorunu insan nesilleri biçiminde çözümlendi: Buruşuk elleriyle, birbirlerine bir zincir biçiminde kenetlenmiş yirmi beş kadar yaşlı adam, Hadrianus'la aramızda kırılmaz bir bağ kurmak için yeterli olabilirdi.


1937 yılında A.B.D.'ye ilk gidişimde, bu kitap için, Yale kitaplıklarında bazı şeyler okudum; doktora gidişini ve bedensel idmanlardan vazgeçişini anlatan bölümleri yazdım. Sonradan üzerinden geçtiğim bu bölümleri yapıta katmış bulunuyorum.


Bu iş için çok gençtim. İnsanın kırk yaşını aşmadıkça yazmaya kalkışmaması gereken kitaplar vardır. Önceden, insandan insana, yüzyıldan yüzyıla gelişen insanlık aleminin sonsuz çeşitliliğini bölen doğal sınırları anlamamak tehlikesi vardır; ya da insanla insan arasında yükselen gümrük kapıları ve gözcü kulübelerini gerektiğinden çok önemseme tehlikesi. İmparatorla aramdaki uzaklığı ölçmek yıllarımı aldı. Paris'teki birkaç gün dışında, 1937-39 yılları arasında çalışmalarıma
son verdim.



T.E. Lawrence'ın bazı sözlerinden, Küçük Asya'daki yollarının bir kaç Hadrianus'unkilerle kesişmiş olduğunu çıkardım. Ancak Hadrianus'un gerisinde kalan topraklar çöl değil, Atina tepeleriydi. Bu iki adam hakkındaki düşüncelerimi geliştirdikçe; yaşamını ve her şeyden önce kendisini reddeden Lawrence'ın serüveni bende, Hadrianus aracılığıyla, her deneyimi kabul etmek, ya da birini kabul ederken öbürünü reddetmeyi öngören görüşü anlatmak isteğini yarattı. Birinin çileciliğiyle öbürünün hazcılığının yer yer kesiştiğini bilmem ayrıca söylemeye gerek var mı?