Zeytin Ağaçları / Van Gogh


Saint- Remy
Kasım ortası / 1889

Sevgili Theo,

Bütün ay zeytinliklerde çalıştım,

Zeytin ağacı bizim Kuzey’deki söğüt kadar değişken. Bilirsin söğüt, ilk ağızda monoton görünmesine karşın çok çarpıcı bir ağaçtır ve içinde yetiştiği yöreyle tam uyum içindedir. Şimdi, bizim oralarda söğüt neyse, zeytin ile servi de burada aynen o anlama geliyor. Onların soyutlamalarının yanında benim yaptıklarım oldukça sert ve kaba bir realizm gibi duruyor ama, resimlerin kırsal yörenin tam havasını verdiği, hattâ toprak koktuğu kesin.

Kendimi soğukta çalışmaya alıştıracağımı umuyorum -sabah erken saatlerde çok güzel sis ve beyaz kırağı oluyor. Sonra, zeytin ağaçları üstüne yaptığım çalışmaları dağlar ve serviler üstüne de yapmayı çok istiyorum. Şimdi mesele şu: Bunların -yani zeytin ve servi ağaçlarının -pek az
yağlıboya resminin yapılmış olması...

Gün ışığının, gökyüzünün değişimlerine göre zeytin ağacından sayısız çizim çıkarılabilir. Ben, yapraklarda gökyüzünün tonlarına göre değişen kontrastları inceledim. Kimi zaman, ağaç solgun çiçeklerle doluyken ve etrafında kocaman mavi sinekler, zümrüt yeşili mayısböcekleri ve elbette sayısız ağustosböceği uçarken, her şey saf bir maviliğe bürünür. Sonra, bronzlaşan yeşillik daha olgun renkler alır; aydınlanan gökyüzü yeşil ve turuncu çizgilerle bölünür; veya son bahar iyice ilerledikçe, yapraklar belli belirsiz olgun bir inciri hatırlatan morumsu tonlar alır, açık, solgun limon rengindeki halesiyle bembeyaz parıldayan kocaman güneşin yarattığı kontrast sayesinde daha da belirgin bir hale gelir morluk. Kimi zaman sağanak sonrası, bütün gökyüzünün pembe ve açık turuncu renklere büründüğünü gördüm, bu, gümüşi gri yeşillere farklı bir değer, enfes bir renk katıyordu. Ve bu manzara içerisinde, meyve toplayan pembeli kadınlar vardı.


Hiç çaba göstermemiş olmak da istemedim gerçi denemelerim sadece iki şeyden - servilerden – zeytin ağaçlarından ibaret. Sembolik dilini aktarmayı da benden daha iyi, daha yetenekli ressamlara bıraktım. Millet, buğdayın sesidir, Jules Breton da öyle. Bense, sizi temin ederim ki, Puvis de Chavannes'ı düşündükçe bir gün belki onun veya başka birinin zeytin ağaçlarını nihayet bizlere açıklayacağını hissetmeden edemiyorum.






















Zeytin Ağaçları / Yıldızlı Gece

Van Gogh'un 1889'da Saint Remy'de kaldığı sıralarda yaptığı Yıldızlı Gece ve Zeytin Ağaçları tabloları birbirinin tamamlayıcısı iki resim olarak görülüyor.





The Cinema of Marguerite Duras




I don't read. I don't read anymore.  I don't listen to music either.
 I make films. 

 “Ben yaptığım sinemayı kitaplarımı yazdığım yerden yapıyorum. Tutkunun yeri olarak adlandırdığım yerden. İnsanın kör ve sağır olduğu yerden. Sonuç olarak, mümkün olduğunca orada kalmaya çalışıyorum. Hoşa gitmek, eğlendirmek için yapılan sinemaya ben, nasıl desem, cumartesi sineması, ya da tüketim toplumunun sineması diyorum. O sinema, seyircinin yanından ve hoşa gitmek, seyirci çekmek için çok kesin tarifelere uyularak yapılıyor, gösteriye dönüştürülüyor. Gösteri bittiği anda, o sinemadan geriye hiçbir şey kalmıyor. Biter bitmez silinip giden bir sinema. Ve ben, benim sinemamın, bir okuma gibi, ertesi gün başladığı izlenimine kapılıyorum.”


dönün açlıklarım, dönün...


"Soframda her zaman hava,
Demir, kömür ve de kaya!

Dönün açlıklarım, kemirin
Seslerin çimenini,
Kahkaha çiçeklerinin
Emin şen şakrak zehrini."

*
Rimbaud


Deniz / Marguerite Duras

Deniz, aklımdan en sık geçen görüntülerden, kâbuslardan biri. Çok az insan denizi benim kadar iyi tanıyordur sanırım, saatlerimi onu seyrederek geçiririm. Deniz beni hem büyülüyor hem ürkütüyor. Çocukluğumdan beri, suların beni alıp götüreceği fikrinin dehşetini yaşıyorum. Fakat gerçek deniz, Kuzey Denizidir ve yalnızca Moby Dick'teki Melville sözcüklerle hakkını verebilir onun o ürkütücü, tehditkâr gücünün.


Deniz, “ben’ın bakışın içinde boğulduğu, kendi kimliğini bulmak üzere kaybolduğu sınırsız bir güç. Dünyanın sonu geldiğinde, yeryüzünün belli bir kısmını kaplamakla kalmayacak, ucu bucağı olmayan, tek bir denize dönüşecek. İnsandan kalan her türlü gülünç iz ortadan kaybolacak böylece.

L'homme atlantique (1981, Marguerite Duras)


Kameraya bakmayacaksınız. Sizden bakmanızın istendiği zamanlar dışında.

Unutacaksınız.

Unutacaksınız.

Siz olduğunuzu unutacaksınız, unutacaksınız bunu.

Sanırım olabilir birşey bu.

Bunun kamera olduğunu da unutacaksınız. Ama herşeyden önce siz olduğunuzu unutacaksınız. Siz.



Evet, sanırım yapılabilir bir şey bu; örneğin, diğer yaklaşanların arasında ölümünkinden, sizin, adsız ve baskın bir ölümün içinde kaybolmuş ölümünüzün yaklaşmasından başlayabilirsiniz.

Gördüğünüze bakacaksınız. Ama mutlaka bakacaksınız. Bakışınızın sönüp gitmesine, kendi kendini körleştirmesine kadar bakmaya çalışacaksınız ve sonra öyle bakmaya zorlayacaksınız kendinizi. Sonuna kadar.

Soruyorsunuz bana : Bakmak, ama neye?


Diyorum ki işte, denize (evet, bu sözcük sizin önünüzde) denizin önündeki bu duvarlara, sürüp giden kaybolmalara, bu köpeğe, bu kıyıya, atlantik rüzgârı altında kalmış bu kuşa.

Dinleyin. Sanırım ki görmediğiniz bir şeylere bakarsanız, bu ekranda belli olur. Ve boşalır ekran.

Burada bakmakta olduklarınızı, denizi, camları, duvarı, camların ardındaki denizi, duvarların içindeki camları, daha önce hiç görmemiş olacaksınız. Hiç bakmamış.

Düşüneceksiniz ki olup bitenler bir tekrar değildir, bir başlangıçtır, tıpkı kendi yaşamınızın, sürdüğü her saniyede olduğu gibi.



Düşüneceksiniz ki çevrilen filmin o anında, benim yanımdaki binlerce insanın arasında, yerini dolduran bir tek sizsiniz.

Düşüneceksiniz ki sizi seçen benim. Ben. Sizi. Umuduma ne kadar yakın ya da ona ne kadar uzak olursanız olun, benim yanımda herşeyinizle kendiniz olan siz.

Kendinizi düşüneceksiniz ama şu duvarı düşünür gibi, denizi, ilk kez birbirinden ayrılan bu rüzgârla bu martıyı, şu yitmiş köpeği...

Düşüneceksiniz ki mucize, bu sürekli akışın her noktasındaki benzerlikte değil, fakat onları ayıran başedilmez farklılıktadır. O fark ki insanları köpeklerden, köpekleri sinemadan, kumu denizden, tanrıyı bu köpekten veya rüzgâra karşı inatçı şu martıdan, gözlerinizin canlı billurunu kumların yaralayan billurundan, salonun bunaltıcı havasını bu otelin kumsalınkine benzeyen gözkamaştırıcı ışıltısından, her sözcüğü her cümleden, her satırı her kitaptan, her günü her yüzyıldan ve her geçmiş veya gelecek sonsuzdan ve sizden ve benden ayırır.

Yani rolünüz boyunca sizden koparılıp alınamaz krallığınıza inanmanız gerekecek.

İlerleyeceksiniz. Yalnızken ve birinin size baktığını sandığınız zamanlar yürüdüğünüz gibi yürüyeceksiniz. Sanki tanrı ya da ben ya da deniz boyunca yürüyen şu köpek ya da atlantik nesnesinin önünde yapayalnız, rüzgârla çarpışan şu trajik martı sizi izliyormuş gibi.

Demek istiyorum ki: Sinema sizin şu anda yaptığınızı yansıtabileceğini sanıyor. Ama siz, neresi olursa olsun bulunduğunuz yerden, ister kumla, ister rüzgârla, ister denizle ya da duvarla, ya da kuşla, ya da köpekle bir olan bir yerleriniz oldukça, farkedeceksiniz ki, bunu yapamaz sinema.

Bırakın şimdi bunu bir kenara. Boşverin. İlerleyin.




Göreceksiniz ki herşey siz salonun sütunlarını geçtikten sonra deniz boyunca ilerledikçe gövdenizin şimdiye dek hep doğal sandığınız ilerleyişiyle başlayacak.

Sağa doğru dönüp camlar ve deniz boyunca yürüyeceksiniz, camların ardında deniz, duvarların içinde camlar, martı ve rüzgâr ve köpek.

Tamam.

Deniz boyuncasınız, bir bakışınızla birbirine kenetlenmiş bütün bu şeyler boyunca.
Şimdi deniz sizin solunuzda. Onun, rüzgârınkiyle karışan uğultusunu duyuyorsunuz.

Deniz upuzun soluklarla ilerliyor size doğru.

Siz ve deniz, benim için teksiniz, bir tek nesne, benim bu serüvendeki rolümün nesnesi.

Dil / Cioran

"Depresyon çemberinde devinip duran herkese yabancı bir lisan öğrenmelerini tavsiye ederim. Yeni kelimelerle insan kendini yeniden güçlendiriyor ve yeniliyor. (37 yaşında) Eğer Fransız diline hırsla yapışmasaydım, belki de intihar etmiş olurdum."


“Bir yazarın başına gelebilecek en büyük, en feci kazadır bu. Bunun yanında tarihi felaketler bile hiç kalır. 1947’ye kadar Rumence yazdım. O yıl, Dieppe yakınında ufak bir evdeydim ve Mallarmé’yi  Rumence’ye çeviriyordum. Birden kendi kendime, “Ne saçmalık bu! Mallarmé’yi hiç kimsenin tanımadığı bir dile çevirmenin ne hayrı olabilir?” dedim. Öylece, dilimden vazgeçtim. Fransızcayı yazmaya koyuldum ve çok zor bir şey oldu bu, çünkü mizaç itibariyle Fransız dili bana uymuyor: Bana vahşi bir dil, bir ayyaş dili lazımdır. Fransızca benim için bir deli gömleği gibi oldu. Başka bir dilde yazmak dehşet verici bir tecrübe. Kelimeler üzerinde düşünürsünüz, yazı üzerine düşünürsünüz. Rumence yazdığım zaman, farkına varmadan yapıyordum bunu; en basit deyişle, yazıyordum. O zaman kelimeler benden bağımsız değillerdi.

Fransızca yazmaya koyulduğum zaman, bütün kelimeler bilincime kendilerini dayattılar; önümdeydiler, dışımdaydılar, hücrelerindeydiler ve ben gidip onları alıyordum: “Sen, şimdi; şimdi de sen!” Paris’e geldiğimde yaşadığım, hiçbir başka tecrübeye benzemeyen bir tecrübeydi. Quartier Latin’deki küçük bir otele yerleştim; ilk gün telefon etmek için resepsiyona indiğimde, otel görevlisini karısı ve oğluyla yemek menüsünü tartışırken buldum: Bir savaş planı hazırlar gibiydiler! Hayretten ağzım açık kaldı:

Romanya’da  her zaman bir hayvan gibi beslenmiştim; yani bilinçsizce, yemek yemenin ne demek olduğu üzerine hiç düşünmeden, Paris’te yemek yemenin bir ayin, bir uygarlık işi, neredeyse felsefî bir tavır alış olduğunun farkına vardım… Aynı şekilde yazmak da, Fransızca da, Rumence yazdığım zamanki gibi içgüdüsel bir iş olmaktan çıktı ve tıpkı masum bir biçimde yemek yemeyi bırakmam gibi, bir düşünüp taşınma boyutu kazandı… Dil değiştirerek geçmişi de tasfiye etmiş oldum: Bütünüyle yaşam değiştirdim. Şimdi bile, hiçbir şeye bağlı olmayan, köksüz, bir sera diliyle yazıyormuşum gibi geliyor.”

Cioran

Invitation au voyage & La Vie Anterieure



Invitation au voyage (Yolculuğa Çağrı)

Yavrum, sevgilim, sen Tadını bir bilsen
Orada yaşamanın birlikte!
Keyfince sevmenin
Ölünceye değin
O sana benzeyen ülkede!
Puslu gökte yer yer
O ıslak güneşler
Senin yaş içinde parlayan
Hayın gözlerince
Bir gizemli ince
Tad verir gönlüme her zaman

Orda her şey süs ve güzellik,
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

Evimizse her yıl
Daha pırıl pırıl
Olan döşentiye bezenir;
Nadir çiçeklerin
Kokusu amberin
Uzak kokusuyla beslenir;
Tavanlar ne zengin,
Aynalar ne derin,
Ne doğulu görkemlilik bu;
Orada her şey, ince,
Kendi öz dilince
Gizleriyle doldurur ruhu.

Orda her şey süs ve güzellik,
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

Bak gemiler suda
Bir derin uykuda,
O gezmeye düşkün gemiler;
Hepsi de en ufak
Arzun için uzak
Ülkelerden çıkıp gelirler.
-Ve gün batımları
Giydirir kırları,
Kanalları, kenti gitgide
Altınla, yakutla;
Uyur şimdi dünya
Sıcak bir aydınlık içinde.

Orada her şey süs ve güzellik
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

çeviri: Sait Maden


An die Musik (Müziğe) / Schubert



Sen kutsal sanat, kim bilir nice karanlık saatlerde, şu yaşamın karanlık çemberi beni boğduğu sıralarda kalbimi sıcak sevginle doldurdun, beni çok daha iyi bir dünyaya çekip götürdün!

Çoğu kez bir inilti, arpından dökülen bir inilti, senden ulaşan tatlı kutsal bir akorla benim için daha iyi zamanların ufku açıldı, ey kutsal sanat, bunun için sana teşekkürler!

(çeviri: Gül Sabar)

Standchen (Serenad) / Schubert


1. Şarkılarım gecenin içinden sana yalvarıyor; sessiz umuma, aşağıya gel, sevgili!

2. Ağacın tepesindeki dallar fısıltılarla ay ışığında hışırdıyor, hainin düşmanca kulak kabartmasından korkma, sevgili!

3. Bülbüllerin şakımalarını duyuyor musun? Ah. onlar sana yalvarıyor, şikâyet nağmeleriyle benim için sana yalvarıyor!

4. Onlar yürekteki özlemi anlıyor, aşk acısını biliyor, şıkırtılı tınılarıyla yumuşak yürekleri etkiliyor.

5. Bırak senin de yüreğin hareketlensin, sevgili, dinle beni! Titreyerek bekliyorum, gel, beni mutlu et! Beni mutlu et!


Çeviri: Gül Sabar (Liedler ve Ozanlar)



Saçma Ölüm


Ağaca çarpıp parçalandığı anda bile soruyor, kendisini sorguluyordu hala. O anın gürültüsü içerisinde bir yanıt bulmuş olduğuna inanmıyorum. Bu yanıtların hiç bir zaman bulunabileceğine inanmıyorum. İnandığım yalnızca onları aramak için sürekli ve ara vermeksizin insana özgü saçma içeren bir ölümlü gerekliliği. Hiç bir zaman aynı dönemde böylesi ölümlüler çok sayıda olmadı. Ama her zaman, bir yerlerde, en azından birisi var ve bu hepimizi kurtarmak için yeterli.

William Faulkner



4 Ocak 1960 Pazartesi, ikiyi çeyrek geçe sularında, Weiler Villeblevin yakınlarında, Sens· Paris sokağında, bisikletli bir köylüyü bir Facel Vega solladı. Daha sonra adamın da açıklayacağı gibi baş döndürücü bir hızla geçip gitmişti araba. Köylü birkaç yüz metre sonra korkunç bir patlama duydu:
arka tekerleklerden birinin lastiği patlamıştı. Arabanın sağa, sola kaydığını, bir çınar ağacına çarptığını, ardından da bir ikincisine çarparak iki parçaya ayrılmış bir vaziyette durduğunu gördü. Tarlada üç kişi yatıyordu: ilki baygın kadın ve kendinden geçmiş bir adam: arabanın sürücü,
dört gün sonra ölecek olan Michel Gallimard. Arabanın enkazı arasında bir de dördüncü yolcu bulunuyordu. Hemen ölmüştü. «Sakin, adeta şaşkın bir yüz», «hafif dışarı fırlamış gözler», çenesinde biraz kan, arka koltukların arasında yatıyordu. Kim olduğunu anlamak üzere cepleri arandığında ilk bulunan kullanılmamış bir tren dönüş bileti oldu. Ardından da bir kimlik: Albert Camus, yazar, 7
Kasım 1913 de Mondovi'de doğdu, Departement Constantine.

Aynı sırada Madam Francine Camus, 1957 Nobel edebiyat ödülü sahibinin karısı, sakin sakin Paris'teki evini kocasının dönüşü için hazırlamakla meşguldü. Dönüş bir sonraki gün için saptanmıştı. Birkaç saat önce kocasının öngörülenden erken, arabayla Lourmarin'den Paris'e, evine
dönmeye karar verdiğinden habersizdi.

Rastlansal olarak  seçilmiş bir köyde, hazırlıksız bir ölümü bekleme. Vaucluse ilinde sakin bir gömme töreni. Ve tüm dünyada, her ağızda tek bir söz: zamansız, haksız, ama her şeyden önce saçma (absurd) bir ölüm.

*
Morvan Lebesque'nin
Albert Camus kitabından


*
ilgili okuma:


*

Güneş


Eğer ölüm tek çözümse doğru yolda değiliz. Doğru
yol yaşama, güneşe götürür .... 

Albert Camus


Yoksulluk

Bazen zenginliği benim düşünemeyeceğim kadar çok olan insanlara rastlıyorum. Ama gene
de böylesi bir zenginliğe nasıl kıskanç gözlerle bakılabileceğini anlamak için kendimi zorlamam gerekiyor ... O dönemler daha sonra beni varlığın göstergesini ya da dolgun maaşlılığı alay, sabırsızlık ve zaman zaman da hiddetle karşılamaya yönelten gerçeğin farkına vardım... Sahip olma duygusunu anlayamıyorum... Sahip olunanlar fazlalaşmaya başlar başlamaz özgürlüğün kaybolmasına dayanamıyorum ... Arapların ya da İspanyolların, kuru, çıplak evlerini seviyorum. En fazla severek yaşadığım ve çalıştığım yer otel odası; (ve hatta çoğu insanın tersine orada ölmek de benim için çok fark etmiyor).

Afrika'da deniz ve güneş bedava... Yoksulluğu, öncelikle ondan söz etmek gerekiyorsa, hiç bir zaman talihsizlik olarak görmedim, çünkü ışık zenginliklerini onun üzerine saçıyordu; ve son olarak: En büyük yoksulluk sonuçta her zaman dünyanın lüksü ve zenginliğiyle birleşir ... Yoksullukta bir yalnızlık vardır, ama bu her şeye kendi değerini veren bir yalnızlıktır.


*
İlgili okumalar: 

Yoksulların Belleği:

GÜNEŞ








 Burada mükemmellik denen şeyin ne olduğunu anlıyorum: sınırsız sevme hakkı. Bu dünyada tek bir sevgi var.İnsan bir kadının vücudunu kucakladığında, aynı anda, gökyüzünden denize doğru akan bir garip sevinci de kucaklar. Vücuduma kokularını sindirtmek için kendimi hemen pelin otlarının arasına atacak olsam, bileceğim ki tüm önyargılara inat bir gerçekliği yerine getiriyorum. Bu, güneşin gerçekliği ve benim ölümümün de gerçekliği olacak. Burada da bir anlamda kendi yaşamım üzerine de oynuyorum, denizin şırıltısı ve az önce ötmeye başlayan cırcırböceği sesleriyle dolu, sıcak taş tadında bir yaşam. Havanın soluğu serin, gökyüzü mavi. Bağlılıkla seviyorum bu yaşamı ve ondan özgür olarak söz etmek istiyorum: o bana insan oluşumunun gururunu armağan ediyor. Gurur duymak için hiçbir neden yok, dendi bana sık sık. Ama var: bu güneş, bu deniz, gençlikle dolup taşan kalbim, tuz tadında olan gövdem ve duygululuğun ve görkemin sarı ve mavide buluştuğu manzaranın sonsuzluğu. Bunu ele geçirmek için tüm güçlerimi ve yetilerimi kullanmalıyım. Her şey burada beni el sürülmemiş kılıyor, hiçbir şeyimi terk etmiyorum ve hiçbir maske takmıyorum. Her yaşam kuralı kadar değerli olan yaşamın güç bilimini sabırla öğrenmek bana yetiyor. 

Yabancı'yı Yeniden Okurken / Roland Barthes

Kitabı geçenlerde yeniden okuyordum; Peguy’nin bugün yaşıyor olsaydı övgü dolu bir ifadeyle “yaşlanma”sı diyeceği özelliği beni çarptı: Eser de pekâlâ yıllanır, olgunlaşır, zamanı takip eder ve gizli özelliklerini yavaş yavaş açığa vurur. On yıl önce pek çok başkası gibi ben de o günkü teze kapılmış, kitabı -hepsi istihfaf [litote] sanatıyla üretilmiş- büyük klasiklerle eşitleştiren o hayranlık uyandırıcı sessizliğini görmüştüm özellikle. Şimdiyse gözlerime koca bir sıcaklık vuruyor kitaptan, Camus’nün ilk romanında yakalamayı becerebilseydik bile sonraki eserlerine şüphesiz ki o kadar yakıştırmayacağımız bir lirizm görüyorum onda.


Güneş

Yabancıyı bir tez değil de eser yapan, insanın onda bir ahlakın yanı sıra bir mizaç bulmasıdır. Meursault Güneş’e tensel olarak boyun eğmiş bir adamdır; bana öyle geliyor ki bu boyun eğişi neredeyse dinsel bir anlamda anlamak lazım.

Tıpkı antik mitolojilerde veya Racine’in Phadre'inde olduğu gibi burada da Güneş bedenin yazgısı olacak kadar derin bir beden deneyimidir; öyküyü yaratır ve Meursault’nun o kayıtsızlıkla geçen süresi içinde, edim üretici bazı anları hazırlar. Romanın üç epizodundan (defin, deniz kenarı, duruşma) hiçbiri yoktur ki güneşin bu mevcudiyetinin egemenliğinde olmasın; güneşin ateşi romanda Antik zorunluluğun titizliğiyle iş görür.

Sahici her eserde olduğu gibi mitik unsur, figürlerini geliştirmeye devam eder ve Meursault’yu anlatısının üç ânına taşıyan güneş aynı değildir. Başlangıçtaki cenaze güneşi ancak maddenin yapışması dolayısıyla görülebilir: Yüzlerdeki ter ya da konvoyun ilerlediği kızgın yoldaki katranın yumuşaması, bütün bunlar yapışkan bir ortamın imgesidir; Meursault ayinlerden ne kadar sıyrılabiliyorsa Güneş’ten de ancak o kadar sıyrılabilir ve güneşin ateşinin işlevi sahnenin absürdlüğünü aydınlatmak ve yapış yapış hissettirmektir. Deniz kenarındaysa diğer güneş figürü: Bu defaki sıvılaştırmaz, katılaştırır, her türlü maddeyi metale, denizi kılıca, kumu çeliğe, jesti cinayete çevirir: İnsanın yumuşak ve boğuk teninin aksine güneş silahtır, namludur, üçgendir, sakatlamadır. Ve Meursault’nun yargılandığı duruşma salonunda, kuru bir güneş vardır, toz-güneş, yeraltı mezarlığının köhne ışını.

Güneş ile hiçin bu karışımı kitabı her kelimesiyle ayakta tutar: Meursault sadece bir dünya fikriyle değil, atalardan kalma koca bir gösterge düzenine yayılmış kaderle (Güneş) de kavgalıdır, zira Güneş burada her şeydir: sıcaklık, gevşeme, şenlik, hüzün, kudret, delilik, sebep ve ışık.

Yabancıyı bir tragedya yapan da işte Sıcaklık-Güneş ile Berraklık-Güneş arasındaki bu muğlaklıktır. Tıpkı Oidipus Kolonos'ta veya Shakespeare’in II. Rıchard’ında olduğu gibi, Meursault’nun davranışı bizi kendisinin muhteşem ve kırılgan varoluşuna bağlayan tensel bir güzergâhla ikiye katlanır. Bundan dolayı da roman sadece felsefe değil aynı zamanda edebiyat üstüne kurulmuştur: Yayımlanmasından on yıl sonra bu kitaptaki bir şey bizi büyülemeye, canımızı yakmaya devam ediyor ki bunlar da her türlü güzelliğin ikiz güçleridir.

Ben hürriyetimi çok severim... / Fikret Mualla


“Ben hürriyetimi çok severim. Bunu naçiz sükutumda bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükûneti beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemezsem, o zaman bilirim ki bir yanlış işle meşgulüm veya işgal edilmişimdir. Bu yanlış meşguliyetten kurtulmak için gider, evvelâ üç beş kadeh rakı içerim. Eğer bu yanlış meşguliyet daha sürerse, fitil gibi olur, çatacak, kavga edecek adam ararım."




“Alemi nizama sokmak, fikrimden geçen şey değilse de, lâfın kısası, sükûtumu resmen severim ve dediğim gibi, ibadet eder gibi resim yapmayı ister, ruhî istirahatimi ancak bu tarzda temin ederim. Bu da benim hakkımdır.



 Bu sırada bana neler söylemezler: İşte zavallı yine resim yapıyor, para kazanacağı yerde boyalarla, fırçalarla uğraşıyor, sonra ekmek parası bulamıyor! Doğru. Bu bezirganların hakları var. Resim yapmak, resim yaptırmak zengin cemiyetlerin lüksüdür ve ben leblebiciler arasında bir ucubeyim. Ben bu kitle içinde onlarca bir deliyim. Nitekim, bence de, beni resim yapmaktan uzak tutan herhangi bir kimse de benim düşmanımdır ve ben de ruhen fakir bir cemiyetin ve tufeyli zenginliğinin müthiş düşmanıyım."


 "Pentürle hayatımı kazanıyorum. Daha ziyade kendimi öldürüyorum. Elimdeki avucumdaki ne ölecek, ne de yaşayacak kadardır. Üstüm başım bitik, ne elbisem kaldı, ne de çamaşır, kış fena halde geldi. Müsait ve biraz sehavetli bir satış yapmak çarelerini arıyorum.  Ömrüm pentür yapmak, desen çizmekle geçiyor. Paris'in ücra bir köşesinde dünyadan uzaklaşmakla uğraşıyorum. Maddi mücadele yoruyor. Sanat bu vaveylalı âlemde tıpkı bir kedi miyavlaması gibi geliyor bu âlem insanlarına. Süksem olmuyor sanma, fakat mânevi. Şöyle bir gökyüzü açılıp yüzbin franklık bir portföy inmiyor yanıma. Borç içerisindeyim, benzim sararıyor."


"Fakirlik, dünyanın en büyük kabahatiymiş meğerse,
mektepte bizlere bunu vaktiyle öğreteceklerdi.




"Derdim günüm bu sıralarda yeni bir elbise ve temiz çamaşır. Seni düşündüm. Acaba bana taahhütlü bir paketle gönderemez misin? Eski olsun razıyım."

 (Mektuplarından)


Bermutad meteliksiz vaziyetlere berdevam olup... (Hıfzı Topuz'a / Fikret Mualla)



"Pek muhterem ve sevgili Hıfzı Topuz, Dün Unesco'ya size telefon ettim, ya meşgul idiniz, ya da büroda değildiniz, görüşemedik. Şimdi tahrisen arz'u hal ederken yakın bir günde sizi görmeyi ve üç beş çene çalmayı son derece arzu ederim.

Gazete arzu eder, beklerim.

Bir paket Bafra veya Birinci isterim
 Mek şişe Club rakısı dilerim.
(Şiir böyle olur)

Fikret Mualla, Paris, 30 Ağustos 1960

"1960'ı ne ise atlattık. Hak teâlâ cümlemiz için inşallah bu sene biraz daha iyi olur, amin. Vaktin olursa bir telefoncuk çek. Üç beş laf edelim bir akşam üstü..." (11.1.1961)

"Bermutad meteliksiz vaziyetlere berdevam olup gözlerinizden öper ve hatmi kelâm ederim. Amin. Beni unutma." (3 Şubat 1961)

*Demin Dr. Safder'e bir mektup attım. Beraber mevsimin son istiridyelerini, kafayı çekip mezelendiğimizden bahs eyledim.

Afrikaya azimetten evvel tekrar üç beş laf atmak için beni görmeden gitme. Biliyorsun burada son derece yalnızım. (18 Mart 1961)

Şimdi ya Afrika'ya gittin veya gitmek üzeresin. Ben burada mahsur, metelik yok cepte... Vatan mahzun, ben mahzun. Beni unutma, bana gittiğin yerlerden güzel pullu kartlar gönder." (8 Mayıs 1961)


"On gündür gazete gelmez oldu, ya postanede kayboldu, ya da hergelenin biri arakladı... Parasızlıktan imanım gevriyor. Neyse, Allahaısmarladık." (10 Haziran 1961)

"Kaç zamandan beri zatınızı görmek bir türlü, görmemek bir başka türlü. Abdi aciz ise 3-4 aydan beri fü-lus'u ahmer'e muhtaç. Türkçesi, zil vaziyetteyim. Sen de beni unutma!!.." (31 Aralık 1961)

İmdat Mektupları / Fikret Mualla

"Dostlar olmasa eyvah ki ne eyvah.
Mangır bitti, bana az destek ol ulan, borcum olsun.
İmdat."



*söz konusu tin tin, Abidin Dino




Mualla'nın Paris'i

Fikret Muallâ'yı barındırabilen biricik şehir. Düşünüyorum da gördüğüm, okuduğum, duyduğum şehirlerden hiç birinin bu yaradılışta, bu huyda bir insanı bağrına basabileceği aklıma gelmiyor. Bir ressam tasarlayın ki aklına estiği zaman resim yapmaktan- başka hiç bir şeyden sorumlu değil. Haftada üç gün aç, susuz dolaşmağı göze almış. Kırlardan böğürtlen toplar gibi sokaktan izmarit toplayıp içiyor. Eşin, dostun yardımı ile bir kaç resim satabilirse ilk işi en sert içkilerle kafayı çekmek, en pahalı yiyeceklerle karnını doyurmak ve en sunturlu küfürlerle etrafındakileri kasıp kavurmak oluyor.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

"Ayvalık uğruna ayvayı yedim!" / Fikret Mualla

1934 Şubat'ında Ayvalık'a gittim, oranın havası beni biraz uyuşturdu. Derslere başladım, ama Ayvalık'ta ne boya var, ne tuval, ne kırtasiye... Çevreyle pek uyuşamadım. Zaten aileler yabancılara kapalı. İlk başlarda sık sık Cunda Adası'na gidiyordum. Orada balıkçıların ağlarını örerken, oltalarını hazırlarken resimlerini çiziyordum. Bu iş çok hoşuma gidiyordu. Yoksulluk içinde yaşam savaşı veren balıkçılarla hemen dost oldum. (...) Fırsat buldukça Sarımsaklı yolu üzerinde Çamlık'a gidiyordum. Kışın bile orası çok güzeldi. Birkaç kez de Şeytan Tepesi'ne çıktım. Manzara hiç unutulacak gibi değildi. O tepede körfezin, ufak adaların, koyların seyrine doyum olmuyordu. Oralarda ne resimler yapılırdı. Vakit bulsaydım Cunda'nın Yoksul Balıkçıları adlı bir dizi resim yapacaktım, olmadı. Ne kağıt bulabildim, ne boya... (...) 1935 Mart'ında bir gün Ayvalık'ta şehirlerarası yolcu taşıyan otobüslerin kalktığı yere yakın bir kahvede oturuyordum. Şoför " Şimdi kalkıyor, İstanbul, İstanbul!" diye bağırıyordu. Masadan kalkıp biletimi aldım. Eve falan da uğramadan otobüse atlayıp İstanbul'a döndüm." 

Abidin Dino'nun anlattığına göre de Ayvalık'taki resim öğretmenliği sırasında başına gelmeyen kalmamış, "Ayvalık uğruna Ayvayı yedim" demiştir Mualla...


Montmartre'da Yaşayan Ölüler / Fikret Mualla

Montparnasse'ta

Montmartre'da yaşayan ölüler 


Fikret Mualla

"Vaktiyle Montparnasse mahallesi cidden sanatkârlarınmış, şimdi ticari ve eğlence mahallesi olup Paris'e celbedilen ecnebilerle hoş bir vakit geçirmek için icad olunmuş bir semt olup, başlıca üç büyük kahveden mürekkebdir. Birincisi Cafe de Döme, İkincisi Cafe Rotonde. Montparnasse'ın temiz ve nezih günlerini görmüş yaşlı artisler olsun, gerekse artislerle mürekkep bir semtin maymun kafesi zannolup ecnebileri celb için habire reklam yapıldığına kızanların hakkı var ama, paraları yok. Bugünkü Montparnasse da parasız ecnebi yerine paralısını istiyor. Buranın cici cici kızları zengin Amerikalıların çek defterleri ile günden güne şıklaşırken eskiden nezih bir mütefekkir içtimagâhı olan Cafe'de Dome'da, şık (Poule)larla gelen kavalyelere göre yeni masalar ve maroken koltuklar ile tezyin olurken, yolunu şaşırıp bu hali gören artisler de: "tabii bizim oturduğumuz iskemlelerde onlar oturamazdı ya" diye omuz silkip gidiyorlar. Bu zengin ecnebilerin içinde eski hadisesine hürmeten gösteriş için resim yapan ve yanında birkaç dilber gezdiren zümre de yok değil ise de ben onların resimlerini görmek istemem.

"Döme caddesinin karşısında Cafe Rotonde'da arzuya hilaf olarak parasız artisler yok değil, hatta bazıları hiçbir yerde ikamet etmiyorlar. Kışın (asile) da, yazın da Bois de Boulogne'da bilmem hangi ağacın, hangi dalını apartman yapan daha neler var bilseniz.

"Akşam üstü paralinda parsisida Bd. Mt. parnasse'te gazerler. Paris'in hayvanat bahçesi başka semtte imiş, ama ben inanmıyorum. Akşamüstü Paris apaşlarının (inek) lakabını verdikleri bisikletli polisler acele acele dolaşırlar. Velhasıl kelâm (esprit)ve lâme) ile vakit geçirmek buna derlerse de ciddi düşünen ve çalışan bir artist için her yer bir mekteptir. Her yerde olduğu gibi Fransa'da bir artistin eserleri bilâ kayıt şart hürmet görmesi için vefat etmiş olması lazımdır.


Amadeo Modigliani

Size bu yaşayan Ölülerden Anudes Modigliani'den bahsedeceğim. Modi, bir Italyan musevisidir. Bir vakitler bir lokma ekmek parası çıkarmak için Montparnasse'ta kapı kapı dolaşmış, resim satmak istemiş, kimse beğenmemiş, yani anlayamamışlar. Bazıları alay için beğenir gibi görüşmüşler, saf ruhlu Modi de onlara inanır, resimlerini hediye edermiş.


"Pek mecbur olduğu zaman Cart Rotonde'da beş frank mukabilinde portrait yaparmış. Kendisini takdir edenler de Picasso gibi yüksek artistlerdi ama o zaman Picasso da beş parasızdı. Modi kendi eserlerinin ne zaman olursa olsun muvaffak olacağını bilir, kendi istediği gibi çalışır ve dehasından hiçbir vakit şüphe etmemiştir. Modi pek genç öldü. Ben ne Modi'nin eserlerini ne de onun hayatım tasvir etmekten acizim, yalnız Modi vefat edeli on sene oldu, bugün en ufak tablosu 100.000 franc... ve günden güne artıyor. Modi'nin ruhu müsterih olsun. Onun 5 franc mukabilinde çizdiği portreler bile ebedi oldu.