je suis charlie


Tanrıtanımaz gazete Charlie bir haftadır, bütün peygamber ve azizlerin tümünden daha fazla mucize gerçekleştirdi. Bu mucizeler arasında en fazla gurur duyduğumuz şey, şu anda elinizde, bizim her zaman yaptığımız, eskiden beri bu gazeteyi yapanların eşiliğinde, gazeteyi tutuyor olmanız. Mucizeler arasında bizi en fazla güldüren ise Notre Dame Kilisesi'nin çanlarının bizim şerefimize çalması... Charlie, bir haftadır bütün dünyada dağlardan daha büyük şeyleri yerinden oynattı.

Willem'in de şahane bir şekilde çizdiği üzere, Charlie'nin bir haftadır sayısız yeni arkadaşı oldu. Adı sanı bilinmeyenler ya da dünya çapında ünlüler, mütevazi insanlar ya da zenginler, dinsizler imansızlar ya da Cizvitler, hayatımız boyunca birlikte olacağımız insanlar ya da bizim buradan geçerken uğrayanlar... Bugün onların hepsi değerli bizim için, oturup ayıklama yapacak ne zamanımız var ne de yüreğimiz elverir. Her şeye rağmen kendimizi de aldatmıyoruz. Kalbimizin en derin köşesinden milyonlarca insana teşekkür etmek istiyoruz. Sıradan yurttaş olsun, kurum temsilcileri olsun, gerçekten bizim safımızda olanlar, içten bir şekilde ve derin bir şekilde "Charlie olanlar" kendilerini tanırlar. Ötekilerin de canını sıkıyoruz ki, onlar da zaten pek iplemiyorlar...

Yine de deşmek istediğimiz bir soru var: Artık nihayet, siyasi ve entelektüel sözlükten "kökten laikçi" pis sözcüğünü kaldıracak mıyız? Katilleri ve kurbanlarını aynı şekilde nitelemek için bilgiççe semantik kıvırtmalar icat etmeye artık son verecek miyiz?

Bu geçen yıllar içinde, bizim ve kararlı bir şekilde laikliği savunan dostlarımızın suratlarına fırlatılan ciddi pislikleri, sahte entelektüel incelikleri kalemlerimizle savuşturmaya çalışırken kendimizi biraz da yalnız hissediyorduk: Bize İslam düşmanı, Hıristiyan düşmanı, provokatör, sorumsuz, ateşin üzerine benzinle gidiyorsunuz, ırkçı ve hak ettiniz... diyorlardı...

Evet, terörizmi kınıyoruz, ama. Evet, karikatüristleri ölümle tehdit etmek iyi bir şey değil, ama. Evet, bir gazeteyi kundaklamak kötü, ama. Bu tür şeyleri biz de dostlarımız da çok duyduk. Çoğu zaman gülüp geçtik bu sözlere. Çünkü bizim en iyi yaptığımız iş, gülüp geçmektir. Ama bugün artık başka bir şeye gülmek istiyoruz. Çünkü bunlar yeniden başladı. Cabu'nün, Charb'ın, Honore'nin, Tignous'nun, Wolinski'nin, Elsa Cayat'nın, Bernard Maris'nin, Mustapha Ourrad'ın, Micheal Renoaud'nun, Franck Brinsolaro'nun, Frederic Boisseau'nun, Ahmed Merab'ın, Clarissa Jean-Philippe'in, Philippe Braham'ın, Yohan Cohen'İn, Yoav Hattab'ın, François-Michel Saada'nın kanları henüz kurumamıştı ki, Thierry Meyssan, Facebook'taki takipçilerine, saldırının tabii ki Musevi-Amerikan-Batı komplosu olduğunu anlatıyordu. Zaten, orada burada duyuyorduk, geçen pazar gerçekleşen toplantı aleyhinde sözümona ince laflar doğruyorlardı, dudak ucuyla da açık bir şekilde ya da alçak sesle terörizmi ve dini faşizmi haklı çıkartmaya çalışan bahaneler uyduruyorlardı, onlara göre aslında Nazi olan polislerin tebrik edilmesi karşısında da gücenmişlerdi. Hayır bu katliamda, bir diğerinden daha haksız bir şekilde öldürülen kimse yok. Franck, Charlie binasında öldü. Ve bu vahşet haftasında Franck'ın başka meslektaşları da öldürüldü. Onlar fikirleri savunmak için öldüler, hatta belki de kendilerinin olmayan fikirler uğruna öldüler.

Her şeye rağmen iyimser olmaya çalışacağız. Gerçi bu aralar mevsim iyimserliğe pek izin vermese de... 7 Ocak 2015'ten bu yana, laikliğin kararlı bir şekilde savunulmasının herkes için artık doğal bir edim olmasını diliyoruz. Artık, durum gereği, seçim hesabı ya da yüreksizlik nedeniyle, cemaatçiliğe ve kültürel rölativizmi meşrulaştırmaya hatta bunlara hoşgörü göstermeye son vermeyi istiyoruz. Çünkü bu olumsuz durum bir tek sonuca yol açıyor: Dini totaliterizm.

Evet, İsrail-Filistin ithilafı bir gerçektir, evet uluslararası jeopolitika bir dizi manevra ve arkadan vurma harekatına dayanır, evet Fransa'da söyleniş şekliyle, "Müslüman kökenli nüfus"un toplumsal konumu hiç de adil değildir, evet, ırkçılığa ve ayrımcılıklara karşı, durmaksızın mücadele edilmelidir. Bu vahim sorunları çözmeye çalışmak için neyse ki çok sayıda araç var ancak bu araçların hiçbirisi, en önemli raç olan laiklik olmaz ise çalışmıyor. Laiklik derken de, pozitif laiklik, kucaklayıcı laiklik, bilmem ne laiklik değil, sadece laiklik, o kadar. Laiklik, halkların evrenselliğini, eşitliğin uygulanmasını, özgürlüğü, kardeşliği ve kadın dayanışmasını öngördüğü için sorunları çözebilir. Ancak laiklik sayesinde vicdan hürriyeti sağlanabilir. Bütün dinler, sadece özel hayat alanını terk edip siyasal alana indiklerinde, vicdan hürriyetini, marketing konumlarına göre az çok açık bir şekilde inkar ederler. Ancak laiklik sayesinde, ironik bir şekilde, inanç sahipleri ve diğerleri barış içinde yaşayabilir. Totaliter dinci söylemi kabul ederek Müslümanları savunduğunu iddia edenler aslında kendi cellatlarını savunuyor. İslami faşizmin ilk kurbanları Müslümanlar olmuştur.

Bu hafta boyunca "Ben Charlie'yim" diyen milyonlarca sıradan yurttaş, bütün kurumlar, bütün devlet ve hükümet başkanları, bütün siyasi entelektüel ve medyatik şahsiyetler, dinlerin ulu kişileri, şunu da bilmelidirler ki bu slogan aynı zamanda "Ben laikliğim" anlamına gelir. Bizi destekleyen çoğunluğun böyle düşündüğünden eminiz, bu da doğal bir tutum zaten. Geri kalanları ise bırakalım bu bela ile uğraşadursunlar.

Son bir nokta, ki önemli. Bu hafta "Charlie" olan Papa François'ya da bir mesaj göndermek istiyoruz. Notre Dame Kilisesi'nin çanları bizim şerefimize çalacaksa bunu tek bir koşulla kabul edebiliriz: O da zangoçluğu FEMEN grubu yapacaksa...

Gerard Biard

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder