NİETZSCHE OKUMALARI

Coen Brothers / Big Lebowski


SANATIN DEĞERİ HAKİKATTEN YÜKSEKTİR

Mathieu Kessler
Çeviren: Kenan Sarıalioğlu

Metafizikten vazgeçen Nietzsche kültür ve uygarlık sorununu felsefesinin merkezine alıyordu. Üstinsan önce bir filozof ve bir sanatçıdır yani bir yıkıcı ve bir yaratıcı.

Nietzsche'yi tümüyle bir filozof olarak ve sözcüğün tam anlamıyla bir sanatçı olarak görmek olacak şey gibi görünmüyor. Gerçekte, bu tür insanların kendi tanımlamalarında farklı oldukları söylenir genellikle. Filozofta gerçek (reel) olan ve sanatçıda imgesel olan ağır basar. Filozof, hakikat (wahr heit) içinde dünyayı betimlemekle yetinirken, sanatçı doğaya öykünmeyen özgün bir gerçeklik yaratmak zorundadır. Sanatçı doğayı olduğundan başka türlü tasarlamalı. Filozof ise sağduyusunun sınırları içinde düşünmekle yetinmeli. Sadece sanatçıdır, imgelemine özgürce bir yön vermek için çılgınlığına bel bağlayan... O halde, şiirsel imgelem ile ussal düşünmeyi karıştıran bir filozof da ne oluyor? Disiplinine ihanet etmekle mi suçlanacaktır o? Nietzsche düşüncesinin başına gelen tam da budur işte. Bu düşünce önce basit bir edebiyat olarak, yetenekli ama tümüyle mantıktan yoksun bir şiirsel oyun olarak karşılandı.

Çoğu zaman Nietzsche, söyleminin kaotik karakterinden ve savlarının çelişik olmasından dolayı kınandı. Yorumlar onun yapıtlarına küçümseyici bir felsefi bakış açısıyla yaklaşarak, ona bir dil sanatçısı olarak hayran olmaktan ibaret kaldı her zaman, öyle ya Nietzsche ile korkunç ve çelişkili düşünce ifadesi dışında neye tutunacağımızı bilemiyorduk... Jacques Le Rider'in gösterdiği gibi, Fransa'da Nietzsche ile ilk karşılaşmanın belirleyici havası (1890-1930 yılları) onun düşüncesini yazınsal bir anlama kaydırdı; otuzlu yılların sonuna doğru Sosyoloji Koleji'nin Nietzsche'yi, hem de önceki akımla, çok açık bir kopma göstermeyen, usdışı bir filozof olarak görene kadar. Ama sonunda Acaphale dergisinin birkaç sayısıyla, Nietzsche bir filozof-sanatçı olarak tahtına oturmuştu.

Ama yine de bu yanlı sunum, antifaşist bir Nietzsche kavramına katkıda bulunma onuruna sahipse de (hem de bu sorunun güncel ve oldukça netameli olduğu bir dönemde) Nietzsche felsefesinin ussal, bilinçli, pozitif, hatta pozitivist görünümünü karartmak gibi bir zaafı da vardı. Nietzsche'nin istediği bütünsel insan örneği sakat bir varlık değildir, bedeninde ve içgüdülerindeki özgür akışla tanımlanan bir varlık değildir sadece, öyle olsaydı onun bir hayvandan ne farkı kalırdı? Üstinsan başsız bir varlık değil de belli bir anlamda, "insanlığın kendine dönüşüne" dayanan bir nöbet değişimini gerçekleştiren bir varlıktır; insan bu dönüşle o zamana kadar insanın değersizliğini kavrayıp yeryüzü üstündeki egemenliğinin tam bilincine varır.

"Burada ortaya koyduğum sorun, varlıklar sıralamasında insanlığın yerini neyin alması gerektiğini bilmek değildir (zira insan bir sondur), sorun hangi tür insanın üstün değerlerce daha zengin, yaşamaya daha layık, geleceği daha sağlam diye yetiştirilmesi gerektiği, istenmesi gerektiği sorunudur.

Bu tür yüksek değerli insan önceden de çok görülmüştür; ancak mutlu bir rastlantı olarak, istisna olarak ve hiçbir zaman da istendiği için değil."

Metafiziğe karşı hiçbir tutkusu olmayan Nietzsche'nin felsefesinin merkezine kültür ve uygarlık sorununu koymak uygun olur ve o halde, hiç değilse çökmekte olan bir insanlığın göstergesi olarak Bundan dolayı üstinsan önce bir filozof ve bir sanatçıdır yani bir yıkıcı ve bir yaratıcıdır. O insanlığın tinsel evriminin tamamlanmasını temsil eder. Bu ilerleme süresince, özellikle yetenekli, güçlü, kendilerinden emin kimi insanlar ve yaratıcılar kendilerini Tanrı ve her tür öte dünya ile birleştiren mistik bir bağın kopuşunu da göze alırlar.

Bitimliliğini tamamen göze almak ve varoluşun trajik karakterine koşulsuz boyun eğmek üstinsanın iki temel özelliğidir. Bu anlamda, üstinsan Tanrıdan nöbeti devralır. Yaratıcısı ölmüş olan, yani Tanrı inancı geçerliğini yitiren çağdaş birey ya saçmalık ve ölümle anlamdaş olan bir nihilizm uçurumuna dalmalı ya da sanatsal olarak insanın özünü yeniden tanımlayarak Yaratıcının yerini almalı. Böyle bir öz ancak bir yaratma olabilir, kendi varlığında bulunan bir gerçeklik değil. "İnsan, kendine özgü karakteri henüz belli olmayan hayvandır", onun tanımı ebediyen karanlık, anlaşılmaz kalmalı. İnsanın özü, Nietzsche ile tarihsel karakterinin keşfine kavuşur. İnsan hiçbir öncesiz-sonra-sız doğa'ya uymaz demektir bu. O sürekli oluş içinde bir varlık olarak tasarlanmıştır. Bundan dolayı sadece tarih ve soybilimsel araştırma, bir dizi ayırt edici özellikler kazandırma olanağını sağlar ona. Bunların her biri evriminin bir aşamasını yansıtır. Özne'nin sürekliliği üzerine kurulu belli bir hümanizma kavramı artık sizlere ömür...

Kutsallık düşüncesi bugüne kadar Hıristiyanlık tarafından kirletildi. Hıristiyanlığın soykütüğü Tanrı inancının, zamana ve onun geridöndürülemezliğine karşı bir intikam anlayışının ifadesi olduğunu gösterir. Bizzat bir dünya yaşamı fikri, bu dünya karşısında duyulan bir hoşnutsuzluktan başka nedir ki. Bu fikir, insanların çoğunun, bizzat kendilerinden hareketle dünyaya bir anlam verecekleri yerde, kurtuluşlarını dışarıdan beklediklerini gösterir. Bu açıdan bakılırsa, bizim Tanrının yaratıcıları olduğumuzu ileri sürmede belli bir kabalık vardır. İnanç kavramı hakikat ile kanı arasında bir ara duruma dayanır ama onun soykütüğü kimilerinde inancı, kimilerinde inansızlığı ortaya çıkaran ilişkileri gün ışığına çıkarır. Oysa ruhun inançsızlığı onun gücünün yansısıdır:

"istenç gücünün derecesi, olaylarda kendimizi anlamdan ne kadar bağışık tutabileceğimiz, anlamdan yoksun bir dünyaya ne kadar katlanabileceğimiz ile ilgilidir: Çünkü bizzat kendimiz bunun küçük bir parçasını oluştururuz"

İnançlılığa gelince, o yaratıcılık zayıflığının ve yoksunluğunun yansısıdır. Nietzsche metafizik soru(n)lardan temelde ayrıldığını hiçbir zaman ileri sürmediği halde -özgürlüğün, ruhun ya da bir dünya yaratıcısının varoluşu gibi- sadece insanın sanatsal gücüne, onun tanımını bir tanrıyla eşleştirecek kadar yüceleştiren şeye dayanan bir değer ölçütü uygular. Üstinsan "süper güçler"le donanmış bir insan olarak anlaşılmamalı. Bununla birlikte, o, yetkilerinin tarihinde tanrı ve tanrılara göre görülmemiş bir otorite ve egemenlik sahibidir.
Üstinsan insan varlığına düşen yeni bir sorumluluk atar ortaya. Dünyanın kutsal karakteri üzerine yöntemsel bir kökten kuşku ölçütünü oluşturduktan sonra, o artık kendi varoluşunun anlamını yaratmalıdır.

"Bir filozof nihilist olabilseydi, insanın bütün ideallerinin ardında hiçliği bulduğu için olurdu - ya da hiçliği de bir işe yaramayanı, saçma olanı, hastalığı, korkaklığı, bitkinliği, yaşamının boş kadehinde kalan bütün tortuyu..."

Gerçekten, insanın Nietzsche ile bir sanatçı olarak tanımlanması onun düşünüşünde birbirini izleyen iki aşamayı var sayar. Birincisi filozofu ve hakikat ya da doğruluk kavramını işin içine koyar. İkincisi ise geniş anlamda sanatçı ve yaşamsal yanılgı kavramı ya da daha yalın olarak doğru diye düşünülen değer kavramı söz konusudur. Bu iki aşama Nietzsche felsefesinin can damarıdır. Bu art arda geliş deyimin en kesin anlamıyla onu bir filozof-sanatçı olarak ortaya koyar.

Bundan dolayı filozof-sanatçı ikiliği (dualite) ölümcül hakikat ve yaşamsal yanılgı işlevlerinin zorunlu bütünleyiciliğine gönderme yapar. Bunu anlamamak, Nietzsche felsefesini meta-fiziksel bir bakışla değerlendirerek, Platonculuk'un yerini almaya yetersiz, ters yüz edilmiş bir Platonculuk olarak yorumlamaktır. Heidegger de kesin bir şekilde Nietzsche'nin söylemini böyle yorumlar:

"Tragedyanın doğuşu inancı sanatta, bir başka inanç temeli üzerinde ifade eder: Hakikat ile yaşamanın mümkün olmadığını; "hakikat istenci"nin daha şimdiden bir yozlaşmazlık belirtisi olduğunu bilerek..." (XTV, 368). [...]

Hakikat istencinin anlamı, Nietzsche için her zamanki gibi şudur: Platon'un ve Hıristiyanlığın düşüncesinde gerçek dünya istenci [...] yargısının anlamı şudur: Duyulur olan daha önemli bulunur, özellikle duyumlarüstü olan'dan daha gerçektir. Bu nedenle Nietzsche şunu da söyler: 

"Hakikatten korkmamak için sanatımız var bizim." Bir kez daha söylersek, şudur hakikatin anlamı: Duyumlarüstü olanın "gerçek dünya"sı [...]

Heidegger'in temel yanlışlığı budur. Birçok kez açıklayıcı ilke olarak yinelenen ve tercih edilen bu yorum onun Nietzsche üzerine metafiziksel ve nihilist yaklaşımını bütünüyle geçersiz kılar. Metafiziğin Nietzschece aşılması şimdi Platonculukun çok basit bir ters yüz edilişine indirgenmiştir, girişiminin başarısızlığını gösterir bu. Bu yanlış yorum aşağıdaki açıklamaya dayanır: Sanat Nietzsche'ye göre, kaotik bir dünyada, belirli normları olmayan bu gerçeğe daha uygun olduğu için felsefeden daha hakiki olacaktır.
Nietzsche duyulur (sensible) olarak tanımlayacağı gerçeklikle (realite) metafiziksel bir ilişki biçimini böyle kuracaktır, oysa Platon bu gerçekliği kavranabilir (intelligible) yani düşüncenin alanına ait bir şey olarak görüyordu. Ve aynı metafiziksel idea, onunla bütünlüğü içinde bir gerçek (reel) tasarımına ulaşılabilecekti, böyle korunmuştur. Ancak bu, onun felsefesinin birçok temel ilkelerini bilmemektir:

1. Nietzsche genel olarak sanatsal işlevi, onun Apollonca boyutuyla, yani görünüşü yalanla süsleme olgusuyla özdeşleştirir her zaman. Bundan dolayı Dionysos müziği felsefenin erekliliği ile, diyelim hakikat ile özdeşleştirilmiştir, 1876 yılına kadar - onun romantizmden ve Wagnercilikten koptuğu yıldır bu. Bundan sonra, Nietzsche psikolojik modeli klasiklik olan plastik sanatlar kadar incelikle yalan söyleyebilen bir müziği kendisi yaratır.

2. VVagner'in müziğine olan tutkunluk döneminden sonra, bu dönemin varoluşun trajik anlamıyla ilgili hakikati (1876'ya kadar), sonra dinsel olarak yalan oluşu (1876'dan sonra) yüzünden dayanılmaz olduğunu söyleyen Nietzsche her sanatı her şeyin orada, gerçekten, sadece bir kaos, bir çelişki ve acımasız bir talih olduğu basit, dinsel ve klasik bir yapı yaratma olgusu ile özdeşleştirir.

Oysa, metinler kronolojik bir incelemeye tabi olmadığından, bunların mantıksal gelişimini dile getirmek için, Nietzsche'nin Heideggerce yorumunun tümünü şartlandıran "sanat olarak güç istenci" üzerine o görkemli bölüm terimlerin tanımı konusunda sürekli bir başıboşluğa yargılı kılınmıştır. Daha önce zikredilen parça, Heidegger'in şu konuların anlamını sistematik olarak ters anladığını gösteriyor:

1. Nietzsche hakikate haklı olarak iyimser yalan işlevini yüklerken, o, sanatın duyulur dünyanın açıklaması olarak hakikati dile getirdiğini söylüyor.

2. O, "hakikat"in, Platon'a göre modeli İdealar dünyası olan duyumlarüstü bir dünyanın nihilist kuruntusunu ifade ettiği için, tehlikeli olduğunu ileri sürer. Buna karşın, Nietzsche hakikat terimiyle birçok kavramı belirtir, oysa Heidegger bu terimin "her zamanki gibi" Platon'un kullandığı anlamda gerçek dünyayı belirttiğini düşünür. Gerçekte, bu terim, bu bağlamda, "Silen'in bilgeliği"nin hakikatini, yani varoluşun trajik, karamsar ve kaotik anlamını, kısacası Platonca iyimserliğe göre hakikatin karşıtını ifade eder. Her varoluşun trajik ve nihilist karakterinin keşfi anlamında hakikat özkıyım (intihar) arzusu uyandırmalı; burada tehlikeli olan budur, düşsel bir dünyaya inanma olgusu değil.

"Hakikat" burada Schopenhauer'den Nietzsche'ye intikal ettiği biçimiyle, karamsar ve umutsuz bir varoluş kavramını ifade eder. Oysa Heidegger, haksız yere Platon tarafından idealleştirilen anlamda bir hakikatin söz konusu olduğunu ileri sürer. Ama bu hakikat iyimser olduğuna göre, "korkutma"yı başaramaz. Nietzsche'ye göre, hakikat varoluşu, hem de "pasif nihilizm" in formlarından biri olan şeyi küçültür sadece. Ama iyimser yanılgıların ortadan kaybolması anlamında, sadece hakikat "korkutabilir" filozofu, o aslında bir sanatçı değilse.

Sonuç olarak, Nietzsche'nin sanat felsefesi Platonculukun çok basit bir ters yüz edilmesine dayanmaz: Platon sadece kavranabilir dünyanın bilinebilir ve mülahazaya değer olduğunu ileri sürerken gerçek (hakiki) dünyanın duyulur dünya olduğunu ileri sürmek söz konusu değildir. Nietzsche'nin felsefesi, "nesneler"e uygunluk anlamındaki o hakikat kavramını olduğu gibi koruyarak, Platon'un o ünlü duyulur dünya - kavranılır dünya ikiliğini ters çevirmekten ibaret değildir. Nietzsche, kökünden dağıttığı bu karşıtlığı yeniden üzerine almadan, gerçek (hakiki) bir dünya ile görünür bir dünya arasında en küçük bir ayrım olamayacağını ileri sürer. Ama yine de: İlk olarak, meta-fiziksel yanılsamalardan (pasif nihilizm biçimi) kurtulmak için, varoluşumuzun tehlikeli ve dayanılmaz hakikati olan yıkıcı, "aktif" nihilizm üzerinde düşünmek; İkincisi, yaratıcı ve kurtarıcı (sağaltıcı) bir etkinlik içinde, nihayet duyulur ve tamamen yalanlardan ve yapaylıklardan oluşan bir varoluşun olumlanmasıyla bu felsefi nihilist meditasyonu aşmak uygun olur.

Filozof-sanatçının anlamı budur: Nietzsche, Stendhal'in şu tanımlamasına imzasını atar: "İyi filozof olmak için kuru, açık, yanılgısız olmak gerekir. Servet yapan bir bankacıda felsefede keşifler yapabilmek için, yani olanı açıkça görebilmek için gereken karakterden bir parça vardır," ancak bunun sonu özkıyıma varacağı için, varoluşu onaylamak uygundur: "Dürüstlük'ün sonu tiksinti ve özkıyım olur, oysa dürüstlüğümüzün böyle bir sonuçla karşılaşmaması için önemli bir olanağa sahip olduğu da ortadadır: Sanat, görünüşe rıza olarak." Bu anlamda, her sanatsal yaratım ölüme karşı bir meydan okumadır. "Sanatçılar hiçbir şeyi olduğu gibi görmek zorunda değiller; olanı daha dolu, daha yalın, daha sağlam görür onlar: Dahası bedende bir tür ebedi gençliğe, ebedi ilkbahara, bir tür doğal sarhoşluğa sahip olmaları gerekir." İyi filozof olmak, metafiziksel kuruntulara ("öte-dünyalar"a inanç) güven duymamaktır. Sanatçı olmak, "nesnelerde anlam aramamak: Ancak onlara anlamlar yüklemektir!" Sanatçı-filozof olmak da, korkusuzca canlılar dünyasına ait olduğumuzun bilincinde olmaktır!



KENDİSİYLE AŞILAN NİHİLİZM

Jean-Paul Ferrand



Nietzsche'ye göre, nihilizme karşı gösterilen direnişler boşuna. Nihilizmin dönüşebilmesi ve sonunda "kutsal bir düşünce tarzı" olabilmesi onun egemenliğini devirmekle olur ancak.


Nihilizmin Batı'da 19. yüzyılın ortalarından itibaren sık sık anlam bunalımına ve ortalığı kasıp kavuran değer çöküşüne gelip dayanmasının iki yararı olmuştur. Bu olay, bir yandan, Avrupa kültürünün son zamanlardaki bir hastalığıyla uyuştuğumuz bir fenomeni belirgin olarak sınırlama olanağı sağlar. Öte yandan da, kesin bir nedenbilime (Etiologie) yani bu kötülüğün nedenlerinin açıkça belirlenmesine izin verir gibidir. Böylece birçok Hıristiyan yazar, 18. yüzyıldaki nihilizmin kökenini geleneksel inancın felsefi eleştirisiyle sınırlayabileceğini düşünür. Onlar bu tanıya güvenirler, reçeteleri de ortadadır: Tanrının ölümü Avrupa nihilizminin nedeni olduğuna göre, bu nihilizm ancak ölü Tanrıyı ve bugün geçersiz duruma düşen Hıristiyan değerlerini canlandırarak aşılacaktır. Bu kestirip atan sonuçlar karşısında, kültürümüzün düş kırıklığı yaratacak nesi olduğu konusunda Nietzsche'nin getirdiği tanı şudur: Nihilizmin kendi belirsiz ve flu nedenleri, onun belirtilerinin görünüşte olağanüstü bir doğruluğu ile yaratılan sağaltım umutlarını boşa çıkarır. Gerçekten de onun nedenini kesin bir şekilde belirleyemezken, köken sorununu sonuca bağlamak için, sırasıyla ve sürekli olarak Sokratesçilik ve Platonculuk, Yahudilik ve Hıristiyanlık, kötü vicdan ve Tanrının ölümü hep belleğimizdeyken, nihilizmin önlendiği nasıl ileri sürülebilir? Bu belirsizlik Nietzsche'nin gerçek kimliğini ortaya çıkarır gibidir: Bu sözde "uygarlık hekimi"nin, nihilizmin çıkış tarihini bilmeyen, yine de izini sürebildiği bu sıkıntıyı sonunda incelemekten vazgeçmek zorunda kalan bir hekim müsveddesi olduğu ortaya çıkar.

Burada bir çelişki var elbette, ancak Nietzsche'nin tanısının sınırları, onun zayıflığını kanıtlaması şöyle dursun, gücünün işaretini ve ciddiyetinin kesin göstergesini oluşturmazlar mıydı onun? Nietzschece yorumun sınırlarının ve gücünün tam birleşmesi üzerine bir varsayım şunun üzerinde durmaya değer: Nietzsche nihilizmi ortadan kaldırmanın mümkün olduğuna inandıysa, onun yoğunluğunu ve derinliğini o gün herhangi birinden daha iyi ölçtüğü içindir belki de. Her ne olursa olsun, Nietzsche'nin, nihilizmin gerçek nedenleriyle geciken ve en şiddetli belirtilerini birbirine karıştırmaktan sakınacak olan tek 19. yüzyıl düşünürü olduğundan emin olabiliriz yine de.

Nietzsche'de böyle bir ayrım kaygısı, onun sonun sonundaki Schopenhauer hayranlığı anlayışında ortaya çıkar özellikle: Avrupalılar, kısaca söylersek hiçliğin donmuş soluğunu kendi yüzlerinde hiç değilse belli belirsiz bir şekilde hissetmek için, "her şeyin boş olduğu"nu düşünmek ya da "yaşamın hiçbir değeri olmadığı"™ sezmek için beklemediler Schopenhauer'i. Onun başarısı demek ki bir saçmalık ve değersizlik duygusunun, kuşkusuz yaygın olan ama şimdi daha çok dile getirilen bir duygunun a posteriori doğrulanmasına dayanır daha çok, onun yaşama usa yatkın bir amaç yüklemenin olanaksızlığı ile ilgili yepyeni gösterisine değil.

Gerçekte, yaşamın değerden düşmesi, nihilizmin belirgin özelliğiyse de, Avrupa'da yeni bir görenek değildir. Nietzsche bunu Sokrates'in son sözlerinde ve İsa'nın şahadetinde bulup gösterir. "Sokrates'in bile", diye yazar Nietzsche, "dayanacak gücü kalmamıştı." İdrak sahibi kişi için, Sokrates'in en son dileği, gerçekten de, bir bıkkınlık itirafı, bir yaşam iflasını gösterir "Kriton, diye söylenir ölmeden önce, Asklepios'a bir horoz borcumuz var." O böylece, bir baldıran kupası yardımıyla onu uzun süren bir hastalıktan: Yani yaşamdan kurtarmaya hazırlanan tıp tanrısına şükredilmesini ister. Ve İsa olayının çözümlemesi Nietzsche'yi benzer sonuçlara götürür: "Çarmıhtaki Tanrı", diye yazar o, "bir yaşamın lanetidir, ondan uzaklaşmak zorunda olmanın belirtisidir."' Hıristiyanlık yaşam'a hayır der, onun kurtardıkları bu dünyadan kaçanlardır: O "umut işareti yerine bir darağacı önerir. Üstün derecede bir Hıristiyan simgesi öteki-dünya için bir yol parasıdır."

Kültürümüzü yontup biçen ona biçim veren, bu sokratik ve Hıristiyanca iletilerin okunması haklı bir kaygı uyandırabilir. Bunun anlamı, gerçekten de, nihilizmin şimdiki çağı niteleyen geçici bir bitkinlik durumu değil de, kendi bütünlüğü içinde batı tarihinin bir mantığı, bu tarihin kurucu öğesi nihil'in içten içe bir filizlenişi olmasıdır. Nietzsche'nin, nihilizmi aşmak için genellikle önerilen çarelere karşı bizi tam bir uyanıklığa çağırması bu yüzden: Bu çareler, onların bakımını yapıp sürdürdükleri kötülükle aynı niteliktedir. "Nihilizmden kaçıp kurtulma girişimleri, eski değerleri ters yüz etmeden, ters sonuç verirler, sorunu daha da derinleştirirler." Modern değerleri nihilizmi alt etmek için yenilenen bir öte-dünyaya yansıtmak yetmez. "İnsanlığın uğursuz tarihöncesi"ne son veren bütünsel insanın gelişini şimdiye, yarına ya da ertesi güne vaat eden ilerleme ideologlarınca salık verilen çözüm yine de budur. Tıpkı Mesihçilik gibi, yaşama biraz kutsallık sunmak isterken daha da uğursuz bir bakış fırlatır onu: Yaşam sona ermeyi hak ettiği için sona ermesi gerekir... Burada hâlâ "olduğu gibi bir dünyanın olması gerekmiyordu (...) ve olması gereken bir dünya da yoktur."

Onların kanıtları üzerine tamamen açık bir belirleme yokken, nihilizm akımlarına gösterilen direnişler demek ki boşuna, bu ancak onun dönüştürmeyi umut edebileceğimiz egemenliğini alaşağı etmekle olur. "Kendi içinde aşılan nihilizm. O zamana kadar yaşam olan her şeye evet deme girişimi." Filozof-sanatçı'nın kendine ilke edindiği program budur. Olaylara bağlı bir anlamda inancın yeniden canlandırılmasını ummak şöyle dursun, en şiddetli acıyı sineye çekiyor, anlamdan uzak bir dünyada yaşamaya dayanıyorsa, bunun nedeni kuşkuculuğun her derecesini tecrübe ettikten sonra, bir anlam kırıntısını bizzat üretmesidir. Nihilizm böylece sonunda "bir tür kutsal düşünme" olabilir.



EN BÜYÜK SAĞLIK DAHA NEŞELİ BİR SAĞLIKTIR

Didier Raymond

Nietzsche sağlam, sağlıklı değerleri hastalık görüngesinde; bozulmuş, çürük değerleri de sağlık görüngesinde ele aldı. Bu ince işlemden en büyük sağlık fışkırdı...

İyinin ve Kötünün Ötesinde'de Nietzsche şöyle yazar: "Giderek şunu gördüm ki günümüze değin her büyük felsefe, yaratıcısının bir itirafı oldu ve (istesin ya da istemesin, farkına varsın ya da varmasın) onun anılarını oluşturmakta." Kavramsal değil de anlatımsal olan bir söylem olarak bir felsefi söylem tanımı sunan bur formülasyonla, Nietzsche, usa aykırı gelecek bir şekilde, yeni-olgucuların ve Anglosakson mantıkçıların düşüncesinde uzantısını bulacak olan bir felsefe yorumu akımının başında yer alır hemen. Filozofu sanatsal yetenekten yoksun bir sanatçı olarak tanımlayan Carnap, filozofa engin bir canlılık alanı sağlamak için, doğru ya da yanlış yargılar alanıyla, yani hakikat zeminiyle ilintiyi felsefe metninden kapı dışarı edecektir. Felsefe, Nietzsche için olduğu gibi mantıkçılar için de kavramsal çalışmadan çok şiirsel çalışmaya yakındır ve olgu yargılarından, yani nesnel olarak geçerli yargılardan daha çok değerlendirmeleri, yani bu değerleri dile getiren kişiyi ifade eden yargıları ifade eder.

Her felsefe metni, Nietzsche'nin temel kuralına göre, birinci şahısla ilgili bir söylem olarak yorumlanmalı, onu dile getiren kişiden hareket ederek sorgulanmalıdır.

Nietzsche böylece, sağlıktan ya da bunu bağıra çağıra söyleyen kişinin hastalığından hareket ederek tıbbi bir değerlendirmeyi işin içine sokar. Felsefe de tıpla ilgili bir girişim olur. Hekim filozof, Nietzsche'nin kendini betimlediği gibi, bir düşünürün alışkanlıkları olan beslenme biçimi, yaşama tarzı, karakter vb. özellikleri ile onun öğütlediği ahlaksal idealler arasında bir ilişki kuran kişidir. Bu şekilde ilkeleri aydınlatmak için yaşamöyküsüne başvurma, bir tür psikolojik hatta psikanalitik bir indirgemecilik çevreninde olmuş değildir. Yalnız, filozofa ait olanı yeniden filozofa vermekle yetinmek gerekir: Onun düşüncesinin kimi alanlarında ortaya çıkan ve çoğu zaman da frenlediği varoluşsal bir köklenme, filozofun hiçbir zaman kendini kurtaramadığı bir edimdir bu. Sözgelişi, fikirlerin nesnelliği maskesi altında fizyolojik dengesizliğin ya da bir eksikliğin bilincinde olmayan bir kılık değiştirmenin Nietzsche tarafından açığa vurulması. "Felsefenin, o zamana dek sadece bir beden yorumu ve beden konusunda bir anlaşmazlık olup olmadığını çok düşündüm/' (Şen Bilim) Her felsefe demek ki bir beden sağlığını ya da hastalığını açıklamaktan başka bir şey yapmaz.

Felsefe tarihinde sağlık konusunu tamamen yeni bir tarzda ele alma yetisi; Nietzsche sık sık yineler bunu, işte bunu ona kazandıran, onu eşsiz bir şekilde geliştiren hastalık'tır, onun gözlerini açan ve "en küçük ayrıntıları gören aşırı uyanık bir psikolojiyi" ona kazandıran budur. "Çünkü her şeyin benim kişiliğimde arındığı yerde hastalığın, bütün araçlarıyla gözetlemenin beni bu çağa alıştırdığı gerçektir." (İnsanca, Pek insanca) Dahası, hastalık ona sağlık konusunda bir bakış açısı edinmesini ve hastalıktan hareket ederek, insan üzerine normal bir insanın bakış açısını daha kesin bir biçimde altüst etmesini de öğretti... Nietzsche sağlam, sağlıklı değerleri hastalık görüngesinde, bozulmuş, çürük değerleri de sağlık görüngesinde ele aldı. Bu ince işlemden en büyük sağlık fışkırdı: "Hastalık görüngesinden hareket ederek kavramları ve daha sağlam değerleri incelemeli, sonra tam tersine, tümlükten ve zengin bir yaşamın rahat güvenliğinden hareket ederek aşağıda çöküş içgüdüsünün gizli çalışmasına bakmalı." (Ecce Homo) Demek ki hastalık değerlerin altüst edilişinin kaynağı oldu. Nietzsche'nin büründüğü bu hekim filozof karakteri, onun felsefeleri ele alma biçimi, onun felsefeleri borçlu olduğu hastalıkla ilgilidir.

Nietzsche'nin incelediği çürük felsefenin tümü tek bir ilkede birleşirler: Yaşamı olumlamanın reddi. Hıristiyanlık çilecilikle ilgili idealleriyle bir hastalıktır. Schopenhauer, Wagner hasta kişilerdir. Wagner'in müziğini dinlerken hastanedeyizdir. Wagner bir nevrozdur." (Wagner Olayı) İkisi de yaşamın aleyhine tanıklık eder. Schopenhauer tatmin edilmemiş şiddetli cinselliğin öfkesiyle çileciliği över. "Bir işkenceden kurtulmuş olmak ister." diye haykırır Nietzsche onun için.

Hastalığın bize sağladığı şey, bu hasta ve çökkün olan her şeyi ele alma sanatından başka, daha yoğun bir sağlık arzusudur, istencin karşımıza çıkarttığı yıkımların ancak bize verebildiği -bu yıkımları aşmak koşuluyla- güçlendirilmiş bir yaşama istencidir. Hastalık demek ki bir sağlık dürtüsü, bir yaşam uyarıcısı olabilir: "İnsan böyle yıkımlarla, daha ince bir damak tadıyla gelişmiş bir zevk beğenisiyle yeniden doğmuş gibi olur." (Şen Bilim) Bundan dolayı sağlık Nietzsche'ye göre, ancak sürekli bir kazanım olarak anlaşılabilir: "Beni öldürmeyen her şey beni daha da güçlü kılar." (Putların Alacakaranlığı) Hasta düşmek için yeterince sağlıklı, yani hastalıklı olmamak gerekir: 'Tam hastalıklı bir varlık asla sağlıklı olamaz." (Ecce Homo)

Nietzsche'nin öğütlediği şey, demek ki hiçbir zaman yaşamın aleyhine tanıklık etmemek için bu sağlığı tertemiz tutmaktır. Onun sağlığı korumaya ve "her günkü küçük olaylara" verdiği temel önem bundan dolayıdır. İyi bir sağlık el kitabı olan Ecce Homo onun sağlık kurallarını sıralar: Son derece değişik, hafif bir beslenme seçimi; bundan dolayı "kötü beslenmeden doğan bir melankoli yaşayan İsa"ya acır, (ölümünden Sonra Yayımlanan Metinler), iklim ve yer seçimi: "Deha kuru hava, açık bir gökyüzü ister." (Ecce Homo) Eş dost seçimi: Açık ya da gizli bize düşman olan herkesi dışlamak ya da mümkün olduğunca az oturmak, çok uyumak. Başka bir öğüt: Hekimlerle olabildiğince az görüşmek. Daha iyisi, kendi kendinin hekimi olmalı "Hekimi ve hastalığı bir kez unutalım, gerçekten iyileşiriz."  (Ölümünden Sonra Yayımlanan Metinler) Fiziksel ve psikolojik anlamda anlaşılması gereken iyi bir sindirim sistemine sahip olmak: Besinlerin akıllıca seçimiyle fiziksel, "ruhsal yapının koruyucusu" unutuş'u sağlarken psikolojik. Hınç insanı "sindirim güçlüğü çeken birine benzer. En küçük bir şeyden rahatsız olur." (Ahlakın Soykütüğü Üstüne) Her şeye karşın hasta düşüldüğünde korunmaya hazır duruma geçmeli ve "savaşı çok şiddetli bulan; metabolizmasını yavaşlatmak, bir tür kış uykusuna ulaşmak için karlara gömülen bir Rus askeri gibi" (Ecce Homo) hastalıktan yararlanmalı, hastalık geçer o zaman.

Ancak bu uygun sağlık durumundan başka, Nietzsche'nin en çok istediği şey en büyük sağlık, sağlıklar basamağında daha yüksek düzeydeki sağlıktır. En büyük sağlık bütün hastalıkları içerebilen sağlıktır. "Daha neşeli, daha kötücül, daha direngen daha tehlikeli bir sağlıktır." (Şen Bilim) Acıyı içeren hazdaki ve çelişkileri üst bir yasaya tabi kılan büyük sitildeki sağlıktır o. En büyük sağlık, ardı arkası gelmeyen dengesizlikler arasında kendini güçlendirmekten vazgeçmeyen ve kendi zayıflıklarıyla beslenen bir yapıyı koruyabilecek bir güçtür. Bu sağlık, birçok felsefe biçimlerini, sürekli ve hep önemli bunca sağlık biçimlerinin bulunduğu bakış açısı biçimlerini bitirme olanağını sağlar (Schopenhauer ve Wagner'in onun için hastalık durumunda olmaları bu anlamdadır). Bu büyük sağlığa ulaşmak için Nietzsche, yaşam çabasını uyaran, dürten Mozart, Rossini, Bizet ya da Offenbach'ın müzikleri gibi canlandırıcı müzikler dinlemeyi salık verir önce. "Ağırbaşlılığından bile bir tatlılığın yayıldığı, hoş bir hafiflik ve pırıl pırıl bir neşe ruhu"nun fışkırdığı Mozart müziğinin, Nietzsche'de büyülü bir etki yarattığının üzerinde pek durulmamıştır. (Gezgin ile Gölgesi) Zira hiçbir müzisyen yaşamının hiçliğine böylesine inanmamış ve böyle bir yaşama coşkusunu ifade etmemiştir. Mozart'ta yaşamsal enerji ile müzikal enerji arasında büyülü bir birliktelik vardır. Yaşamdan hasta düştüğümüzde bizi canlandıran, yaşama konusunda hiçbir şey bilmeden yaşamın tüm umutsuzluklarım aydınlatan (yaşamın da hiçbir bilgisi yoktur yaşam hakkında) ve yaşama dayanabilmek için bizi yeniden yüreklendiren bu uyarıcı müziklerle var eder Mozart. Onda, aynı zamanda her şey yitmiş, her şey kazanılmıştır.

Nietzsche'de de aynı şekilde, yaşam korkusu ve yaşam vecdi müzikal neşenin mucizevi anında birbirine karışır. 

Gerçekliğin Nietzschece olumlanması müzikten ve onun gündelik uygulamasından geçer: ''Müziksiz bir yaşam hata olurdu." (Putların Alacakaranlığı)

Nietzsche'de bu yaşam onayına, müziksel uygulamayla şenlik yapma eklenir: "Bir gün, Zerdüşt'le birlikte bir şenlik, yeryüzünü sevmeyi öğrenmem için yetti bana." (Böyle Buyurdu Zerdüşt) Şenliğin anlamı her şeyden önce, şenliğin asıl coşkusu olan beklenmedik bir coşku seliyle "büyülü" diye nitelendirebileceğimiz iç sıkıntılarımızın sona ermesidir; hüzünler yine bizimledir, unutmayız onları. Şenlik, Tolstoy'a göre, söz konusu yararlarının aksine, anlak ile ilgilidir ("her şeyi anlamak, her şeyi bağışlamaktır"): Şenlik ne bağışlar, ne de hiçbir şeyi unutur. Evet, derinlik olarak tanımlanan şey, bir unutmayı ortadan kaldırma yeteneğidir. Bu, en açık bir trajiğin karşısında, eli kulağında bir felaketin karşısında söz konusudur. Nietzsche'nin tam da müzik sarhoşluğuna benzettiği Dionysosça sarhoşluğun ayrıcalığı. Şenliğin sonuçta yücelttiği şey, insanın bizzat kendisiyle, onun bir yazgısının olmamasıyla (daha doğrusu alnında yazılı bir kaderinin olmamasıyla) geçici bir uygunluğudur. İnsanın acılarından değil de tam tersine dayanaklarından kurtulduğu andaki bir mucize-şifa anı. Bütün bunlar, bir bütün halinde ansızın yitirilecek olan mücadele etme, yaşama, yaşamı savunmanın kesin belirtilebilir nedenleridir ve şenlik coşkusunun, bizatihi var olma mutluluğunun yaşandığı bütün var olma nedenlerini düşünmek de bu boşlukta olur. Hölderlin'in bir yerde dediği gibi, "sözlerim delicedir, sevinç budur."

Müzik ve şenlik demek ki başından sonuna trajediden başka bir şey olmayan, ancak bu mucizevi anlarda kabul edilen ve her şeye rağmen, yaşamış olma cezasına değen bir yaşamda yoğun neşe anlarını yaratırlar.



MÜZİKSİZ BİR HAYAT HATA OLURDU

Eric Blondel



Nietzsche için müzik, sanattan başka, güç istencinin gerçekliğini de ifade eder; trajik bir melankolik de olsa, müzik hayatın uyarıcısıdır. Kendisi de kompozitör olan Nietzsche müzik üzerine birçok yazı yazdı.

"Müziksiz bir hayat hata olurdu'' (Putların Alacakaranlığı, 1V1 Özdeyişler ve Oklar, s 33). Nietzsche'nin dostları Peter Gast ve Georg Brandes'e yazdığı mektuplarda da yinelediği bu muhteşem aşk ilanı kişisel bir tutku duygusuyla sınırlanamaz. Nietzsche alışılagelen övgülerden değildir hiç. Anlaşılmaz gücünden dolayı müziği Kirke ile de karşılaştığı çoğu zaman: Müzik bir büyüdür (Carmen), büyüler, ancak dinleyenlerini yoldan çıkarıp sapıttırır. "Cave musicam!" (İnsanca, Pek insanca, II, Düşünceler ve Karışık özdeyişler, Önsöz, s 3). Oldukça kapalı bir tarzda, "Her müziğin Sirenler'den" geldiğine dair bir inancın filozoflarda her zamanki bir önyargı olduğu"nu da yazdı Nietzsche. (Şen Bilim, s 372) Kesin olan da şu ki Nietzsche yazımızın başında sunulan açıklamaya yadsınamaz bir şekilde metafizik bir kavrayış gücü vermiştir. Bu büyük söz, Yaratıcının niyetiyle aynı çizgide bulunduğumuz anlamına gelir: İnsanlar için Tanrı tarafından istenen hayatın müziksiz bir anlamı olmazdı, dünyada müzik olmasaydı Yaratılış bir fiyasko olurdu. Tanrıtanımaz Nietzsche'nin ifadesiyle bir tür Gloria in ex-celsis'in asla Tanrıya değil de dünyaya ve hayata seslenmesi bu işte. Müziksiz bir hayat bir hata olurdu, tıpkı aşksız, bağışlamasız ya da kudretsiz Tanrının Tanrı olamayacağı gibi; böyle bir Tanrı boş bir kavram, bir tür topal şeytan olurdu.

Tanrı öldü. Hayat tek gerçeklik o halde. Nietzsche bütün görünüşleriyle, trajik, fizyolojik, duyarlı, dokunaklı görünüşüyle hayatın ve gerçekliğin bu onanmasına; sorunsal klasik metafiziklerin "ilm-i İlâhi" (Tanrının kanıtlanması) adını verdikleri dünyaya ve hayata bu "evet deme" (Jasagen) olgusuna amor fati der. Bu bakımdan, Nietzsche'ye göre, müziğin dünyanın ve hayatın doğrulanması, bir "yeter neden ilkesi" olduğunu; Leibniz gibi söyleyecek olursak, "en iyinin ilkesi" olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak hangi müzik ve hangi bakımdan, tanımlar hayatı? Nietzsche'ye göre hangi müzik hayatın temelini ve eşsiz güzelliğini açıklar bize? Müzik konusunda Nietzsche'nin benimsediği ve hiç benimsemediği şeyler (türler, tarzlar, besteciler, harmonik ve kontrapuntik teknikler) onun psikolojisi, kültürü ve kişisel tarihi ile yakından ilgilidir. Daha çok onun bütün çalışmalarında önerdiği felsefe kavramına -bu durumda ortaya çıkan "metafizik" sözcüğüne de cesaret edelim- kendimizi adamak için onun çok güzel zevklerini hızlı geçmek istiyoruz. Müziğin Nietzsche'nin hayatının bütün biçimlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu hatırlatmadan da geçemeyiz elbette: O genel olarak müzik üzerine, özel olarak da çağının ya da geçmişin bestecileri üzerine çok yazdı. İnsanca, Pek insanca'nın 2. bölümünün birçok paragrafı, ister Düşünceler ve Karışık Özdeyişler (özellikle 171. paragraf) ister Gezgin ile Gölgesi (paragraf 149 - 169) olsun, Alman kültürünün bir çözümlenmesi çerçevesinde müzik ve müzisyenler (özellikle Almanlar) konusunu işler. (Bach, Handel, Beethoven, Mozart, Schubert, Schumann...) Ancak hiç kuşkusuz, Nietzsche'nin çözümlemelerini giderek şiddetlenen eleştirilerini ve nihayet yergi dolu saldırılarını üzerinde yoğunlaştırdığı müzisyen Wagner'dir. Bu "ayrıcalık", 1870 yılı boyunca (Nietzsche'nin Basel dönemi) iki adamın çok samimi oldukları, Nietzsche'nin ona derinden bağlı olduğu ve özellikle onun müziğini derinden sevdiği (Bizet'nin Carmen'ini açıkça fazla inanmamıştır) gerçeğine bağlanamaz sadece. Nietzsche'nin Alman kültüründe dekadan, demagojik, sanat karşıtı ve ahlakçı olarak nefret edip korktuğu şeyin eşsiz bir simgesini Wagner'de görmesini sağlayan sonuç ile Wagner'in tam buluşmasıdır bu. Şunu da iyice belirtmek gerekir ki Nietzsche yukarıdaki olumsuzlukları kendinde de görür, ona göre Schopenhauer'in temsil ettiği bu metafizik düşüncenin özüyle kendi içinde ve felsefede şiddetle savaşması da aynı şekildedir az çok...

Nietzsche'nin bizzat beste yapmayı denediği olgusu üzerinde de çok ilginç ve fıkra gibi bir şeydir bu. Birkaç kayıtsız şartsızın ya da müzikologun ilgisi ya da merakına karşın, Nietzsche'nin müzik yapıtları günümüze kalamadı ve ölümsüz bir anı olarak koruyamadık onları. O iyi bir amatördü ama gerçek bestecilerle mukayese edilecek kadar uzman değildi. Onun sık sık acımasızca alay ettiği kişilerden biri olan Robert Schumann ile yarışmaya kalkmaktan çekinmedi; Schumann'ın Manfred Uvertürü adlı yapıtını kendisi aynı adla (Manfred-Meditation) bir yapıt yazarak eleştirmeye kadar vardırdı işi. Bu beste, Liszt'ın kızı ve Wagner'in eşi olan Cosima'nın eski kocası profesyonel müzisyen, orkestra şefi Hans von Bülow'un alaylarına yol açtı; Nietzsche yapıtını bu adama sunma yüzsüzlüğünü göstermişti... "Bütün beste kurallarına, en temel harmoni yasalarına ait üstün sentaks kurallarına bilinçli olarak mı meydan okuyorsunuz? Psikolojik ilginçliğinizi bir yana koyalım (...), sizin Meditation'unuzun, müzikal açıdan, ahlak alanında bir cinayetten başka bir değeri yoktur." (24 Temmuz 1874 tarihli mektup).

Nietzsche'nin hangi müziği dinlediğini düşünmemiz daha uygun olur: Bu bizi, onun kültürde müziğe hangi rolü verdiğini, yani başlangıçta sözünü ettiğimiz yaşamla bu metafizik bağın ne olduğunu bilmekle ilgili daha can alıcı bir soruya yöneltebilir. Demek ki insan Nietzsche'nin zevkleri yaşam için gereklilikten daha az söz konusu olmakta. Oysa Nietzsche, kendi felsefi, yazınsal ya da müzikal aşklarına karşı ahlaksal ve felsefi eleştiri anlayışını acımasız bir şekilde uygulayarak işleri birbirine karıştırır. Ecce Homo'da bir belirtisi vardır bunun (Niçin böyle akıllıyım, s 7): "Asıl istediğim nedir müzikten? Ekim ayının bir öğle sonu gibi keyifli ve derin olsun. Kendine özgü, coşkun ve nazlı olsun, hem sürtük hem soylu tatlı bir kadıncık olsun... Müziğin ne olduğunu bilecek bir Alman aklımın köşesinden geçmez asla (...) Bana gelince, Chopin uğruna müziğin geri kalanını feda edecek kadar bir Polonyalıyım henüz." Carmen'in temsil ettiği ahlakdışı kişiliğe dokunmadan geçelim. Salt uydurma da olsa Polonyalı kökenlerinden ötürü Almanlara yöneltilen kırıcı sözlerin de üstünde durmayalım. Nietzsche'nin burada söylemek istediği şey, onun saygın ve lanetli üstadı Schopenhauer'de bulduğu müzik ve sanat kavramına iyi yönlü tepkiyle anlaşılmalıdır. Önce, Tragedyanın Doğuşu'ndan (s 16) Ecce Homo' ya kadar görebileceğimiz gibi, Nietzsche tıpkı Schopenhauer gibi müziğin tüm yaşamın özünü ifade ettiğini düşünür. Schopenhauer, İstenç ve Tasarım Olarak Dünya'nın 52. bölümünde, müziğin dünyanın, gerçek yani duygusal varlığın, gerçekliğin, istenç olarak dünyanın ifadesi olduğunu yazar. "Müzik, tıpkı dünya gibi tüm istencin dolaysız bir kopyasıdır." Dünya, istenç olarak, duygululuktur. Müzik öyleyse dünyanın asıl özüdür; tasarıma, usa, bilince, kavramlara girmeden söz konusudur bu. "Müzik bir fenomeni açıklamaz asla, fenomenin asıl özünü, içini, hatta istenci açıklar. (...) Müzik istencin dolaysız yeniden üretimidir ve fiziksel dünyadaki metafiziği, her fenomenin kendinde şeyini (chose en soi) ifade eder." Demek ki "müzikle şeylerin gerçek varlığı arasında sıkı bir ilişki vardır. (...) Müzik her formdan önce gelen şeyi, iç özü, şeylerin yüreğini açar bize. (...) Sadece bir yolla, sesler vasıtasıyla, açık ve kesin bir şekilde dünyanın özünü, kısacası bizim istenç kavramıyla kavradığımız şeyi ifade eder." Nietzsche birçok kez aynı şeyi yineleyecektir, örneğin İyinin ve Kötünün Ötesinde'de şöyle yazar: "Müzik, tutkuları tutkularla doyuma ulaştıran bir tercümandır." (s 106) Bundan dolayı, Schopenhauer ilgili bölümün başında sözünü ettiği Leibniz'in bir deyimine öykünerek şöyle yazar: "Müzik bilinçdışı bir metafizik uygulamadır, ruh bu uygulamada felsefe yaptığını bilmez" (a.g.y. 52. böl., Burdeaux ve Roos çev., Paris, 1966, s. 327 ve devamı.)

Nietzsche'ye göre işin canalıcı noktası burada. Müzik, sanattan bambaşka, güç istencinin gerçekliğini ifade eder, trajik ve melankolik de olsa, tüm yaşamın temelidir, bir "hayat uyarıcısı"dır (Stimulanz zum Leben), hayata sürükleyici bir coşkudur da aynı zamanda (Verführerin zum Leben). Tragedyanın Doğuşuna alt başlık olarak "müziğin ruhundan" ibaresinin konulmasının nedeni anlaşılır böylece. Bununla birlikte, Schopenhauer karşısında Nietzscheci bir tavır alışın ikinci görünümü de budur, müzik Schopenhauer'in savına uygun olarak yaşamın olumsuzlanmasının bir ifadesi de olabilir; buna göre sanat istencin acılarından kaçınmak için, sanatın paradigmaları olan Platon'cu idealara sığınarak kendini yardım istenci için en üstün araçtır. Parsifal ile Carmen arasında zorlama ve çok inandırıcı olmayan bir karşısav ile Wagner'e karşı yürüttüğü savaşımın -biz çağdaş müzikseverlere göre yantutar, haksız ve aşırı bir savaştır bu- anlamı da budur. Ne var ki Nietzsche'ye göre, uygarlık sorunu için, yaşamın diyonizyak olumlanması sorunu için esas olan budur. Bu onay hınca, ahlaka, bedenin ve yaşamın yadsınmasına, "katıksız budala" (der reine Tor) Parsifal ile simgeleştirilen "her şeyden el etek çekmeye" karşıttır. Bu karşısavın temel sözcüğü, insanca, Pek insanca'dan Ecce Homo'ya ya da Putların Alacakaranlığıma kadar Nietzsche'nin yazılarında sık sık rastlanan bir durumla ilgili, pek de fark etmediğimiz bir sözcüktür. Heiterkeit sözcüğüdür bu. Bu sözcüğü; acıların, yaşamın ve insani tutkuların acı verici muammalarının ortasında bile biraz patavatsız ve dingin bir sevinç olarak, "belle humeur" (hoş bir öfke) ile çevirmeye alıştım. Onun ilk görüntülerinden biri Mozart'ın müziğini nitelendirmeye yarar. Bu çağrışım Nietzsche'nin ifade etmek istediği şeye tamamen uygundur: "Şu Mozart'ın pırıl pırıl, hoş bir öfkeyle dolu, müşfik hafiflik ruhu; onun ağırbaşlılığından tatlılık fışkırır, ancak dehşet asla!" (s 165, İnsanca, Pek tnsanca'nın II. böl., Gezgin ile Gölgesi, § 154 ve s 160) Şu da dikkat çekicidir ki Nietzsche, aklında hep Mozart, ne olursa olsun acıların ortasında sert ve ciddi, aynı zamanda neşeli olan bu müzik türünü düşünerek, 17 Aralık 1888'de Jean Bourdeau'ya şu satırları yazmıştı: "Hoş öfkeyi (belle humeur) felsefemin kanıtlarından sayıyorum." Yayımlanan en son yazılarından birinde de şu fikri desteklemişti: "Kasvetli ve ağır bir sorumluluk gerektiren bir işe girişildiğinde o tatlı öfkeyi koruyabilmek pek de kolay bir şey değildir: Yinede o tatlı öfkeden daha gerekli ne olabilir ki?" (Putların Alacakaranlığı, Önsöz)

Nietzsche'nin ve onun felsefesinin müzikle ilgili metafiziksel tutkusu üzerine bu birkaç kısacık açıklama, Şen Bilim'de üzerinde durulan ve Nietzsche Wagner'e Karşı'dan alınan, 1888 yılının bir başka güzel metniyle özetlenebilir: "Ve şu soruyu soruyorum kendime: Bedenim tam olarak ne bekler müzikten? Ruh olmadığına göre... Sanıyorum, onun hafifliği müziktir; tüm dirimsel işleyişler hafif, atak ve coşkulu ritimlerle hızlanmak zorundalar adeta; yaşamın tunçtan ve kurşundan ağırlığı altın sayesinde, melodilerin şefkati ve yumuşaklığı sayesinde unutulur gider sanki. Benim melankolim yetkinliğin gizli yerlerinde ve uçurumlarında dinlenmek ister: İşte benim müzik tutkumun nedeni!"

Say yy.- NİETZSCHE

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder