Nietzsche'ye Yolculuk




Nietzsche, 1888 yazında, Sils-Maria'da aklın ucuna en yakın durduğu sayfaları yazdı. Güz geldiğinde Torino'ya inmeye, kışı orada geçirmeye karar verdi. Kasım ayında Ecce Homo'yu tamamladı. 27 Aralık günü Carl Fuchs'a yazdığı bir mektupta, Nietzsche Wagner'e Karşı'nın bir sayfasında "belki de en şaşırtıcı yazısı"nın ("Müzik") yeraldığını vurguladı. 28 Aralık günü kesintisiz on iki saat uyudu. 3 Ocak günü, bir arabacı atına vurduğu an çivi yuvasından düşecekti.


5 ocak 1889 tarihli/damgalı pusula kendisine ulaştığı gün Jacob Burckhardt, Basel'deki evinden apar topar çıkmış, gidip Overbeck'i bularak Nietzsche'nin sağlık durumu hakkındaki koyu endişesini iletmiş. Overbeck 7'sinde ayrılmış Basel'den, ertesi gün Torino'da Nietzsche'ye ulaşmış ve uçurtmanın ipinin onarılmaz biçimde koptuğunu görerek eşyaları toplamış, 9'unda, yanında külçe haline gelmiş dostu, Basel'e dönmüş.


Başkaları çoktan karşılaşmış, tanışmış olmalı, ben ilk görüyordum Hans Olde'nin 1899'da, Weimar'daki Villa Silberblick'de çektiği fotoğrafları: Sils-Maria'daki evin giriş katındaki alçakgönüllü 'müze' odalarındaki vitrinlerden birinde, üstüste, yanyana duruyorlardı, karşılarında kalakaldım. Bembeyaz giysiler içinde Nietzsche, bütünüyle kendisinden boşalmış bir melek, mürekkebini akıtmış Filozof, ondan artan dingin, masum, yitik ifade yüzünden, yukarıdan aşağıya akıyor, akmış. İki adım ötedeki bir başka vitrinde iki ölüm maskesinin asılları: On bir yıl sonrasında tam bir sarkıt halini almış yüz, gözler iyiden iyiye çukurlarına çekilmiş, bıyıklarının çenesine dek, ağzını bütünüyle kaplayacak biçimde örtmesi garip, çağrışımlara açık bir perdeleme durumu yaratmış: Söz, onların arkasında, girişi kapanmış bir mağaranın arkasında durayazmış.



İki vitrinin ortasında bir üçüncüsü, yörüngesinden hepten çıkmış elyazısıyla kağıda dokunaklı, akıldışı bir 'vasiyet' yazmış - sayfayı öncekilere, sonrakilere bağlayıp üst kata çıkıyorum. Sils-Maria'daki evde odası korunuyor: 1881'den 1888'e yazları geçirdiği, tek kişilik yataklı, iskemleli masalı, penceresi 'yol'una dönük odayı öncekilere, sonrakilere bağlayıp evden çıkıyorum.

Evin arkasından tepeye tırmanan ahşap bir merdivenle başlayan wanderweg'de ilerlerken, Klossowski'nin otuz yıldır zihnimde gücünü, tazeliğini koruyan okuma denemesini düşünüyorum. 3 Ocak 1889'da gerçekleşen kopuşun ilk belirtileri ne kadar geriye gidiyordu? Klossowski, Nietzsche'nin tanıklarına güven duymadığını dile getirir, deliliğin işaretlerini 1881'den beri vermeye başlamış olduğuna ilişkin savlarını elinin tersiyle iter, en çok da Overbeck'in, Basel'e, 1884'de, hasta yatağında "merkezini yitirmiş olma" koşuluna değinişine ve ürpertici bir fısıltıyla Bengi Dönüş felsefesini anlatışına değğin yorumlarına diklenir.



Muammayı bir cebir denklemini çözme uğraşı verircesine, hastane kayıtlarının ve son yılların yayınlanmamış binlerce sayfasının tek tek üzerinde kalarak ışığa tutmayı denemiştir Klossowski - gene de, 'çözülme'nin bir evrimi olup olmadığı, sifilisin gerçek payını, 'kopuş'un aniden sökün edişini serimleyen son mektuplara dağılan sisini sökmemize yetmez o çaba: Tıpkı, Silvaplana gölünün kıyısındaki piramidi andıran taşı gördüğü an Bengi Dönüş düşüncesinin aklında nasıl ete kemiğe büründüğünü kavrama olanağını bulamayışım, geçişim, Alpleri delip geçen tünellerden birinin iç gerçeğinin anlamı da sıvışır gider avucumun içinden.

Oysa, dağ yolu, bir noktada, sık ağaçların gölgesinden giderken, öbür yönde delinivermişti o gün, Sils-Maria'da: Karşıma bir düzlük çıktı, oradan gölün arkasındaki heybetli dağa diktim gözlerimi, kimse yoktu çevrede, insanelinden çıkma tek bir iz olsun çarpmıyordu göze: Milyonlarca yıldır buraya ayak basmış her yürüyüşçü ne görmüşse onu görüyor olmak, beni o ıssız mahşerin içinde sarhoş olmaya yetti: Burada, gerçekten de, Tanrı'lardan biri dansa kaldırılabilirdi.

Kıpırdamaktan, sallanmaktan, etrafında sema kurmaktan kaçınan sensin. Merkezine ulaşma saplantın öylesine döndürmüş ki gözünü, arkasında, merkez-kaç kuvvetin seni beklediğinin yörüngenden çıkaracağı tasasının, kaygısının beklediğini göremez olmuşsun. Körlüğün bu kadarının, buncasının körükörünelikten çıktığını anlayamıyor olamazsın. Kurtul yarıçapını ölçme tutkundan, çeperlere başını çarpmaktan çekinme, alıştığın ağrılara sığınmaktan vazgeç: Kendini salıverme yürekliliğini gösteremeyecek olduktan sonra, ürkek bir yayın oku olmanın, kalmanın ne yararı olacak sana? Sorularımı boğacaksın gene. Duvarlarında açtığım delikleri geceleri uyumamayı göze alarak bir bir tıkayacaksın. Seni gülünç bir Sisyphos tekrarına dönüştüren ben değilim ama: Bu gece uyu, düşlerini boşalt, belleğine yüklediklerinden uzak dur, pencereni ardına kadar açık bırak.

Yattım uyudum, uyuyorum şimdi; hangi gece hangi yatakta, uykularımdan hangisinin, külçe, dibinde, bir uyanış hali anımsıyorum. Sankt-Moritz'deki ikinci gecemiz olmalıydı, gün doğmadan uyandım. Yaz havası hüküm sürüyordu bir gün önce, geldiğimizde, oysa pencereyi açtığımda karın her yeri kapladığını, damlara çatılara kalın tabakalar halinde çöktüğünü gördüm, ürpertici bir şaşkınlığın pençesine düştüm. Yataktan kalkmış, ama uykumdan tamıtamına sıyrılamamıştım besbelli; bir tür uyurgezerlik hali, etrafımı bir cibinliğin içinden ya da buzlu camlı gözlüklerin arkasından seçebiliyormuşçasına tuhaf bir süzülüş biçimi kaplamıştı zihnimi. Sabah satın aldığım kartpostallardan birinin içinde miydim, Richter'in fotoğraf dizisinden bir parçaya mı iltihak etmiştim, aklıma 1887 yılının Ağustos ayında, Aktörenin Soykütüğü'nün son sayfalarını yazarken aniden bastıran kar ve bugün (dün) öğlen yemeğini yediğim oteli hızla terkeden müşteriler geliyor, herkes çekip gittiğinde inen derin, tehlikeli sessizlik.




Tam üç çeyrek yüzyıl sonra, Cocteau'nun peşpeşe birkaç yıl, Nietzsche'nin "kulübelerimizi oraya dikmeliyiz" dediği Nice'den, Sils-Maria'ya gelip evin önünde diz çöktüğünü, bir parça kar yediğini unutmuyorum, bir şiirinde (Requiem) geçer o diz izleri.


Kar, aslında, 1881'den başlayarak, ağır ağır bütün hayatını kaplamaya koyulmuştu. Güneye boşuna indi. Beyaz örtü onu izliyordu. "Olduğumdan başka bir şey olarak görülmekten tiksindiğim için, yavaş yavaş insanlarla ilişkilerimi kestim". Bu hizaya birdenbire gelmediğini biliyorum. Üst kata yalnız çıktım, iki görevli aşağıdaki birkaç ziyaretçiyle oyalanıyor olmalı, kapı boşluğuna gerili halatın üstünden atlayarak geçtim içeri, beni buraya dek getiren her neyse, durdurulabileceğini düşünmek akla mantığa sığmaz, elimi masanın üzerinde dolaştırıyorum, gözlerim duvarlarda göze erişemeyecek zerreler arıyor: Bir ses, koku hücresi, hızla geçip gidiyor bir soru cümlesi: Burada da dans etmiş miydi?

Haziran ayındayız. İlk gelişinde aylardan Temmuzmuş. Ecce Homo'da o anlatılması olanaksız esinleniş anını anlatır: Yukarıda, yukarılardan inenle, görünür kılınan görünmez, işitilir kılınan işitilmez ile yıkanışını - "kendinden taşıran" ile. Bir ay sonra, Gast'a bir mektubunda "sonuçta çok tehlikeli bir yaşama biçimim var, çünkü şu patlamaya aday makinalardanım ben" diye yazar; bu odadan, eriştiği için döktüğü gözyaşları yüzünden şişen gözlerini görmesinler diye çıkamadığı günlerden söz eder orada. Herkesin yorumu kendine, şakülden inhiraf o yaz, gördüğü şimşekle başlamış olmalı.

Akıllar diyarında, aklını arafta dansa çağırmış birinin deli mührünü yememesi beklenebilir miydi? Hiçbir akıl yürütme bir deliyi yaralayamaz; Wagner'in kendisinde otuz bir çekmekten ve örtük cinsellikten kaynaklanan bir ağır kayma gördüğünü üçüncü kişilere ifade etmesi, Lou'nun 'yarı deli' teşhisi Nietzsche'de en derin yaraları açacaktı. Yukarı tırmanışını anlayamıyor, anlamlandıramıyorlardı; Şen Bilim'den, hele Burckhardt'ın ne diyeceğini bilemediği Zerdüşt'ten sonrasına yetişmeleri beklenemezdi. Usul usul kopuşunun sonuçlarını kabullenmeyi, üstlenmeyi bildi Nietzsche, gene de ikisini, Wagner'i ve Lou'yu ayrı ayrı, en ağır cümlelerle bertaraf etmekten geri durmamıştır.

Hem 'deli' damgasından, aklının yuvasından yeri geldiğinde fırlamasından neden korksundu ki? Şen Bilim'de tanrının katili "deli adam" bir otoportre çalışması sayılamaz mıydı? "Biz onu öldürdük": Tanrıyı öldürebildiğine göre, onun katına çıkmış olması gerekirdi. Rüdger Safranski'nin sözleriyle "eğer Tanrı, insan onu icat ettiği için ölmüşse", tünelin öbür ucundan "son insan"ın, nihilistin kadavrası, onu peşinden sürükleyen üstinsanla birlikte çıkacak demekti - bu düşünceye 1882'de hazır olan hiç kimse yoktu. Safranski, ölümünün ardından keşfedilişini ironiyle çerçeveler: "Delilikle bitmiş bir hayat, yapıta karanlık bir gerçek bildiriyordu: Biri, varlığın gizine öylesine yaklaşmıştı ki bu yüzden aklını yitirmişti... Bu durum imgelemi gıcıklayacaktı".

Şen Bilim'den altı yıl sonrasına, 1888 Kasım sonunda Gast'a "sokağın ortasında kendimi, yarım saat kendime gülerken yakalıyorum - bana öyle geliyor ki, 'Dünyanın Kurtarıcısı' olmak için yeterince olgun bir durum bu" diye yazdığı mektuba giden yolda, inhirafında yol katettiği yadsınamaz: Ama bu zaman diliminin içine Böyle Buyurdu Zerdüşt'ten İyi ve Kötünün Ötesinde'ye, Aktöre'nin Soykütüğü'nden Deccal'e ve ötesine, binlerce sayfaya yayılan, insan aklının dile döktüğü en arı monologlardan birinin sığdığını görüyoruz - seslenemeyen Sır, ola ki ötekinin duyamadığı.

Engadin vadisinde, Sils gölünün kıyısında yürürken gölge peşimi bırakmadı. 1887 Ağustosunda hava öylesine soğukmuş ki, odasında otururken bile eldivenlerini çıkaramıyormuş. Sonrasında, Cenova'da olağanüstü yumuşak, sık sık güneşin süslediği bir kışı verimli geçirmiş ve tam Lou'yla buluşmaları söz konusuyken birdenbire Sicilya'ya inmeye karar vermiş. Bir yük gemisinin tek yolcusu olarak Messina'ya gidişinin nedenlerinin pek çok kişinin aklını kurcaladığını anımsatıyor Safranski: Gerçekten de, bir eşcinsel kolonisinin ortasında sıradışı bir deneyimin bağrına bırakmak için mi gövdesini oraya taşımıştı? Dionisos ayinlerinin özüyle özdeşleşme tutkusuna mı kaptırmıştı kendini? Herkes özel takınağına bağlı açıklamalara yatkın, ben Zerdüşt'te  karşımıza çıkan "Bahtı açıklar adası"nı aramaya gittiğini düşünmeyi yeğliyorum: Sils'de "durmadan suları yükselen göl"ü bir ada olarak algılamamış mıydı - İonesco'nun, berber aynasından karın yağmaya başladığını görünce bir seferinde hiç durmayacağını, her şeyi kaplayacağını kuran kahramanı gibi, o da gölün sularının yükseleceği imgesine bağlanmamış mıydı? Nisan başında, gene Gast'a, "Homeros'a göre mutluluğun oturduğu dünyanın ucuna geldim" diye yazar; Messina'daki gizli gizemli dört hafta büyük bir delik halinde bekliyor yaşam öyküsünün içinde.

Lou'yla buluşma, o hülya dolu yarım birliktelik ve ardından gelen ağır, acı verici final bu tuhaf yolculuğun sırtına döşenir. Her şey,  bu süreçte başlamasa bile hızlanmış olabilir. Taşkın öfkesinin köpükleri yitip gittiğinde, horror vacui önünde yapayalnız, birbaşına, ama gerçekten tektaş, kalmayı ve bundan böyle yolculuğunu öylece sürdürmeyi yeğlediği biliniyor. Altı yıl, dile kolay, be yeğinliği gitgide artan koşulun hapishanesinde, çeperlerini son uca dek zorlayacağı bir söz akısının kabarık yatağında geçecektir.        

Sankt-Moritz'deki odaya, üçüncü gece, yüklenip esriklenmiş döndüm, ikide bir delindi uykum, sabaha karşı pencereyi açtım ve vadiyi kuşatan dağları taradım ağır ağır, gözlerimle. Neden sonra kuşlar başladılar. Birkaç yıl daha geçti aradan, Siena'da tekrarlandı aynı sahne. Vaktim kaldığı kadarıyla, geri döneceğini öngörebiliyorum kuşluk vakti tetiklemesinin: Bu hayata, közünde erimeye geldik.

Zerdüşt'ün dans türkülerinden ilkinde "hala yaşıyor musun?" diye sorar: "Neden? Hangi amaca hizmetle? Hangi yoldan? Hangi yöne doğru? Nereye? Nasıl? Çılgınlığın ta kendisi değil mi hala yaşıyor olmak -". Ekler: "Ah! Dostlarım, ağzımdan böylesine sorular soran akşamdır. Hüznümü bağışlayın! Akşam indi, beni bağışlayın indiği için akşam!".

Horror vacui'nin umarı olarak Sanat'a, aslında Musiki'ye sığınmasına Sır'da sokulmuştum. Musiki'den de ötede, düpedüz dans sonsözü üstlenir Nietzsche'de: Aklın erişemediği yere vardığında, gövde kalkışır, belki dışarıdan, belki içeriden bir ezgiye kapılarak dilini kurar, çalıştırır, açar. "Her tür giysiden utanan tanrıların dans ettiği yerde", orada'dır artık. "Gömütlerin Türküsü" billurlaştırır: "En yüksek şeylerden imgelerle söz etmeyi yalnızca dansta becerebiliyorum".

Sonun sonunda, ona Torino'daki uç odayı kiralayan kadın, içeriden gelen garip seslerin kamçıladığı merakına yenilir ve anahtar deliğinden bakar: Nietzsche'yi çırılçıplak dans ederken gördüğünü aktarmıştır.

Dördüncü sabah, Engadin vadisinden ayrılmadan, bir kez daha Sils-Maria'ya gittik. Ola ki beni yatıştırmak için, Fatma Tülin, yüz metre ileride kiralık bir oda buldu. Haziran güneşi tepemizdeydi ve içimde büyük bir kar isteği kabarmıştı oysa. Hem iki bekleyenim vardı. Pusulamı onlara çevirdim ve dağa tırmanmaya koyulduğumuzda uzun bir süre hiç konuşmadık. Dönüş yolunda Nietzsche'nin yılanlarını, kuyruğunu ısıran Zaman'ı, ouroboros'u ve Nil günlerini düşünerek geçtim tünellerden. O gece, Basel'de deliksiz uyumuşum.

Kadın tam hangi gün çırılçıplak dans ederken görmüş, kesin tarihine rastlayamadım kaynaklarda. 1888 Aralığında, Ecce Homo basımevinden geldikten sonra olmalı. 31 Aralık günü postaya verdiği, Gast'a sondan bir önceki mektubunda "adresimi yitirdim" sözü önemli: Artık burada oturmadığını, köprüden geçtiğini farkettiğini bildiriyor. Sekiz gün sonra, overbeck onu Torino'da bulduğunda, kendisini ele avuca sığmaz hareketlerle dans ederek ifade etme sınırına dayanmış durumda. Güç bela toplayıp Basel'e götürmüş Nietzsche'yi.

Sonra sis.
  
Kenti ilk, Şubat ayında gördüm. İkinci gidişimde Nisan sonuydu, üçüncüsünde Haziranın ortasındaydık; mevsimlerin en alımlısını, güzü yakalayamadım. Gene de bir sisler şehri Basel, benim iklim haritamda. Bir kuşluk vakti şehri. Solituden yolunda bir sessizlik, susku şehri - öteki yarısında. Nietzsche'nin terkettiği, bir bohça gibi geri getirildiği bir uçurum şehri.

Siste ne olduğu bilinmiyor. Annesi gelip alasıya bir nöroloji kliniğinde tutulmuş. Oradan, Iena'daki tımar-haneye geçişini kimler, neden yönlendirdi? Öteki Binswanger'in, Otto, eline düşmüş. Julius Langhben, bir yıl sonra, 8 Ocak 1890'da yazdığı bir mektupta, Nietzsche'yi tüketmekle suçlar onu ve emanetçi sorumluluğunun altında ezilen Gast'ı. Bir yıl uzun süre - iyileştirilebilir miydi, ayrı, hiç değilse hepten boşalması belki önlenebilirdi...

Nietzsche 8 Ocak 1889 günü Torino'dan Basel trenine bindirildiğinde külçe gibiymiş. İena'daki hastaneye neden Mart ayında yatırılmış, neden iki ay boyunca beklenmişti? Bir yıl boyunca her gün kayıt altına alınan davranışlarında uzun boylu bir değişim göze çarpmaz: Hasta bugün dışkısını yedi, sidiğini içti, dışkısıyla oynadı, cam kırdı. Tam kötü olmak ne demek? Gerçekten de hiçbir geri dönüş hareketi sağlanamaz hale mi gelmişti? Ne zaman, hangi aşamada?

Kusurlu tanıya kusurlu iyileşmeden çok daha sık rastlanan bir dönem olsa gerekti.

...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder