Otel Odası, 1931

"Kötü bir ressamın elinde, bir hikâyenin resimle anlatımı, konu ne kadar yüce olursa olsun, büyük boy bir karikatürden başka birşey olmaz, Ama iyi bir ressam aynı hikâyeyi anlattığında, durum tümüyle farklıdır. Tasvirin getirdiği zorunluluklar -şu insanları, şöyle bir ortamda, şunları yaparken göstermek zorunda olması- imgelemini her düzeyde, saf resimsel düzey de dahil olmak üzere kırbaçlar ve sonuçta, yazınsal olmasına karşın, formel kompozisyon olarak en üst niteliklere sahip bir eser üretir."

Hotel Room, 1931 Edward Hopper


Işığın kaynağı belirsiz: Arkada çok sevdiği pencerelerden biri, dışarıda pek çok resminden etkisini tanıdığımız çiğ, nemli ışığıyla yaz güneşi mi var, yoksa çiğ, kuru ışığıyla tepeden sarkan bir lambayla mı aydınlatılmış oda, söylemek olanaksız. Sağda önde açılmamış koyu renkli valizin yanında açılmamış, derisi zamanla yıpranmış, solmuş bir dönemin tipik yolculuk çantası, odaya girince soyunup dökünmüş de yerleşmeye kalkışmamış. Adı ve tarihi olmasa olurmuş pekala: Bir otel odasına çağrıldığımız belli mobilyalardan, atmosferden ve durumu belirgin belirsizlik içinde veren renk ve dağılım geometrisinden. Dönem de, bana kalırsa: saçı şapkası değil bir tek bu izlenimini doğuran, her yerde kriz sonrası işaretleri okunuyor: Çırılçıplak duvarlardan başlayarak.

Gene de resmin asıl büyüsü okunaksızla okunuru anlaşılmaz bir dengenin anlaşılır kurallarına bağlayışından geliyor: Otele ait anonim broşür mü kadının elinde tuttuğu, kendisine yeni ulaşan ama ezberleyesiye defalarca baştan uca katettiği, her kelimesinin noktalama işaretinin yarattığı anlam pususundan akla gelebilecek bütün olasılıkları kurcaladığı bir mektup mu, bilemiyoruz. Ben diyorum ki mektubu almış sabit hareketlerle çoktan küçük parçalara ayırıp atmış, yatak odasına gidip sabit hareketlerle valizi ve çantayı hazırladıktan sonra çıkmış, şehirlerarası bir bilet alarak daha önce hiç uğramadığı bu kente gelerek öylesine seçtiği bu otelin resepsiyon memuruna "kaç gece mi kalacağım?" diye sorusunu yineledikten sonra "henüz kara vermedim" demiş. Resimde bu varsayımlara ilişkin hiçbir kesinlik olmadığını söylemek güç değil, hayatta da herhangi bir kesinlikle yüzyüze gelmeyiz kolay kolay, bizi, bırakın ötekilerin yaptıkları konusunda yürüttüğümüz fikirlerde bağlayan o yakıcı şüpheleri, asıl yoran kendi seçimlerimizin bulanıklığını gidermede işe koştuğumuz yorumlar değil midir sanmak ile bilmek arası durmadan sallanmaya götüren, yoksa resimde gördüklerimi varsayım olmaktan şüphesiz çıkarabilir bazı ışıklarla bazı gölgeler: Şu yorgun, yarıyarıya çökük omuzlu duruşunda kadının, kendini terketmek isteyen oturuşunda yazmıyor mu herşey örneğin, varsın yüzü net bir gölgenin içinde loş bir gizin alfabesiyle örtülmüş olsun. "Resimler bir hikâye anlatmalı mıdır?" sorusuna Huxley'in verdiği yanıtı paylaşıyorum: "Kötü bir ressamın elinde, bir hikâyenin resimle anlatımı, konu ne kadar yüce olursa olsun, büyük boy bir karikatürden başka birşey olmaz" dedikten sonra ekliyordu: "Ama iyi bir ressam aynı hikâyeyi anlattığında, durum tümüyle farklıdır. Tasvirin getirdiği zorunluluklar -şu insanları, şöyle bir ortamda, şunları yaparken göstermek zorunda olması- imgelemini her düzeyde, saf resimsel düzey de dahil olmak üzere kırbaçlar ve sonuçta, yazınsal olmasına karşın, formel kompozisyon olarak en üst niteliklere sahip bir eser üretir." Ben resmin önünden çekildiğimde yerimi arkada bekleyen, farklı bir dil konuşan, başka bir ülkeden olduğunu hemen kestirebildiğim yaşça benden hayli küçük şu genç kadın alacak. Sonra, bir yenisi geçecek yerine. Sonra, peşpeşe, gün be gün bu noktada duran, durakalanlar okuyacak resmi. Kimsenin aynı hikâyeyi bulmayacağı, aynı duygu ve düşünce toplamıyla o noktaya bu noktadan bakmayacağı o kadar açık ki. Aynı otel odasından nasıl durmadan farklı hikâyelerle geçip gidiyorsa insanlar, resmin önünden de öyle geçip gideceğiz. Tek hikâye bu belki de: Müzenin duvarında yapayalnız, hüzünlü, sürgün bir resim, resimde bir otel odası, odada bir kadın, kadının kafasında ağır ağır boşlukta dönme hızı düşen bir burgu, burgunun merkezinde elinde fırça ve palet, bomboş, bembeyaz, 150,4 x 165,7 cm'lik tuvale bakan ressam: Bembeyaz bakış.

ilgili bağlantılar: 
kaotikbenlik.blogspot.com.tr/2014/12/ Hopper'ın Yalnızları - Enis Batur

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder