PORNO


PORNO gösterime açılan çıplak yaşamdır. Eros’un hasmıdır. Bizzat cinselliği tahrip eder. Bu bakımdan, ahlaktan bile daha etkilidir: “Cinsellik yüceltme, bastırma ve ahlakta değil, büyük ihtimalle, cinsellikten bile daha cinsel olan şeyde ortadan kaybolur: Porno'da.” Pornonun cazibesi “canlı cinsellikte ölü bir seks yapılması beklentisinden ileri gelir. Pornonun müstehcen unsurları seks fazlalığından değil, seks içermemesinden kaynaklanır. Bugün cinsellik, seksi haz düşmanı bir tutumla “kirli” bularak ondan kaçınan “saf aklın” değil, pornografinin tehdidi altındadır. Porno sanal bir mekânda yapılan seks değildir sadece. Bugün gerçek seks bile pornoya dönüşmektedir.

Bugün dünyanın pornografikleşmesi, onun kutsallığının bozulması (Profanisierung) olarak gerçekleşmektedir. Porno erotiğin kutsallığını bozmaktadır. (...)

















Kutsallığı bozma, ritüellerden ve kutsanmışlıktan arındırma şeklinde gerçekleşir. Bugün ritüel mekânları ve eylemleri giderek ortadan kayboluyor. Dünya giderek daha çıplak ve müstehcen bir hal alıyor. Bataille’ın “kutsal erotik”i, ritüelleşmiş iletişimi de temsil eder. "Bu erotikte ritüel kutlamalar ve oyunlar özel mekânlar olarak, imtiyaz mekânları olarak var olurlar. Bugün sıcaklık, samimiyet ve hoş uyarımlardan ibaret olmak zorunda bırakılan aşk, kutsal erotiğin tahribatı anlamına gelir. Pornoda bütünüyle bertaraf edilen erotik baştan çıkarma da, yanılsamalar ve şaşırtmacalı formların sahneye koyulmasıyla oynanır. Baudrillard da bu minvalde, baştan çıkarmayı bile aşkın karşısında konumlandırır: “Ritüel, baştan çıkarmanın düzenindendir. Aşk ritüel formlarının tahrip edilmesinden, onların azat edilmesinden ibarettir ...” Aşkın ritüellerinden arındırılması pornoyla sonuçlanır.

Yeni iletişim mecraları fantaziyi coşturmaz. Görsel enformasyon başta olmak üzere, yüksek enformasyon yoğunluğu onu daha da bastırır. Hiper-görünürlük hayal gücüne bir fayda sağlamaz. Görsel enformasyonu adeta azami düzeye çıkartan porno işte-böylelikle erotik fantaziyi harap eder.


*
Byung Chul Han
Eros'un Istırabı

*
bak:

EROS


...Depresyon narsisist bir hastalıktır. Depresyona yol açan şey, aşırı abartılı, hastalıklı bir şekilde çarpıtılmış bir "kendini referans alma"dır. Narsisist-depresif özne kendinden bitap düşmüş, yıpranmıştır. Dünyasız kalmış, Başka tarafından terk edilmiştir. Eros ve depresyon birbirinin karşıtıdır. Eros özneyi kendinden çıkarıp Başka'ya yönlendirir. Depresyon ise onu kendine doğru fırlatır.  

Lars von Trier’in Melancholia filmi kıyamet benzeri bir olayın, bir felaketin bildirilmesiyle başlar. Felaketin lafzi anlamı Unstern (Lat. Des-astrum) — kötü yıldızdır. Justine kız kardeşinin evinde gece gökyüzüne bakarken, daha sonra lanetli olduğu ortaya çıkan, kırmızı ışıklar saçan bir yıldız keşfeder. Melancholia, bütün uğursuzlukları harekete geçiren bir desastrum' dur. Bir yandan da iyileştirici, ıslah edici etkiye yol açan bir negatiftir. Melancholia bu bakımdan paradokslu bir addır çünkü gezegen, melankolinin özel bir türü olan depresyondan iyileşmeyi de beraberinde getirir. Justine’i narsisist bataklıktan çekip çıkaran atopik Başka olarak tezahür eder. Böylece ölüm getiren gezegenin etkisi altında serpilip gelişir Justine.

Eros depresyonu alt eder. Aşk ve depresyon arasındaki gerilimli ilişki başından itibaren Melancholia'nın film söylemine hâkimdir. Filmin müzikal çerçevesini oluşturan Tristan ve Isolde prelüdü aşkın gücünü çağırır. Depresyon kendini aşkın imkânsızlığı olarak sunar. Ya da, imkânsız aşk, depresyona yol açar. Justine’de erotik bir arzunun alevlenmesine yol açan atopik Başka da, Aynı’nın Cehennemine zorla giren “Melancholia” gezegenidir. Nehrin kenarındaki kayalıklardaki çıplak sahnede âşık insanın şehvetle parıldayan bedeni görülür. Justine ölüm getiren gezegenin mavi ışığı altında beklentiyle kıvranmaktadır. Bu sahne Justine’in aslında atopik gökcismiyle ölümcül bir çarpışmayı arzuladığı izlenimi uyandırır. Yaklaşmakta olan felaketi, âşığıyla mutlu bir birleşme gibi beklemektedir. Burada kaçınılmaz olarak Isolde’ nin Liebestod'u gelir akla. Yaklaşan ölüm karşısında Isolde de şevhetle “dünyanın soluğunu üfleyen evrene” vermiştir kendini. Filmin tek erotik sahnesinde tekrar Tristan ve Isolde prelüdünün çalması tesadüf değildir. Bu prelüdde Eros ile ölüm, kıyamet ile selamet büyülü bir şekilde yan yana gelir. Yaklaşan ölüm, paradokslu bir şekilde Justine’i canlandırır. Onu Başka’ya açar. Narsisistik esaretinden kurtulan Justine şefkatle Claire’e ve oğluna yönelir. Filmin gerçek büyüsü Justine’in bir depresiften seven bir insana mucizevi dönüşümüdür. Böylece Başka’nın atopisi Eros’un ütopyası olarak çıkar ortaya. Lars von Trier filmin söylemini yönlendirmek ve özgül bir semantikle beslemek için maksatlı olarak ünlü klasik tablolara başvurmaktadır. Filmin sürrealist jeneriğinde, izleyiciyi derin bir kış melankolisine sokan Pieter Bruegel’in Karda Avcılar tablosunu gösterir. Tablonun arka planında, tıpkı tablonun ön planındaki Claire’in arazisinde olduğu gibi, kara parçası suyla birleşir. İki sahnenin benzer topolojisi Karda Avcılar tablosundaki kış melankolisinin Claire’in arazisine yayılmasını sağlar. Koyu giysili avcılar iki büklüm halde eve dönmektedirler. Ağaçlardaki kara kuşlar kış manzarasına daha da kasvetli bir görünüm verir, “Zum Hirsehen" adlı hanın, üzerinde bir azizin resmi olan tabelası yamulmuş, neredeyse yere düşmek üzeredir. Bu kış- melankoli dünyası tamamen ıssız bir yer etkisi bırakır. Sonra Lars von Trier’in gökyüzünden yağdırdığı kara döküntüler tabloyu adeta kundaklayarak kül eder. Bu melankolik kış manzarasının ardından Justine’in John Everett Millais’nin Ophelia ’sı gibi göründüğü, insanda tablo etkisi bırakan bir sahne gelir. Elinde bir çiçek demeti, güzel Ophelia gibi suyun üzerinde süzülmektedir.











Random Summer

Sıkıntı Üzerine Parçalar / Pessoa

Sıkıntı işssizliğin yarattığı isteksizlikten kaynaklanmaz,
herhangi bir şey yapmanın gereksizliğine yürekten inanmış
insanların başına gelen, çok daha ağır bir hastalıktır bu."



1 Aralık 1931

Sıkıntıya meyilli bir insan olarak, bugüne dek sıkıntının tabiatı üzerine kafa yormamış olmam çok tuhaf. Ruhum iki arada bir derede, hani insanın canı ne yaşamak, ne başka bir şey ister ya, işte o durumda. Ve aklıma ansızın gelen bu düşünceyi kullanarak –sıkıntının ne olduğunu hiç düşünmemiş olmayı– hayal kuracağım, yarı-düşünerek, yarı-hissederek her zamanki gibi biraz zorlama bir şekilde, sıkıntıyı tahlil edeceğim.

Sıkıntı, bir serserinin uyuklamasının uyanık bir insandaki dengi midir, yoksa bu uyuşukluktan daha soylu bir şey midir, gerçekten bilemiyorum. Sıkıntı sık sık musallat olur bana, ama bildiğim ve tespit edebildiğim kadarıyla belli bir kuralı yoktur. Bir pazar gününü hiç kıpırdamadan, zerre kadar sıkılmadan geçirebilirim; tam kendimi işe kaptırmışken, dışarıdan gelen bir bulut gibi aniden üzerime çöktüğü de olur. Sıkıntıyla sağlıklı olup olmamak arasında bağ kuramıyorum; benliğimin en görünür, açık bölümünde yuvalanan birtakım nedenlerden kaynaklandığını kabul edemiyorum.

Sıkıntı metafizik bir sıkıntının maskesidir, bilinmeyen, büyük bir hayal kırıklığıdır, hayatın penceresine hüzünle sürtünen sağır bir şiirdir demek – böyle ya da buna benzer şeyler söylemek sıkıntıyı renklendirir; tıpkı çocukların yaptıkları resimleri boyaması, sonra bir adım öteye geçip resmin dış çizgilerini silmesi gibi, ama bütün bunlar, boş kelimelerin düşüncenin mağaralarında çoğalan yankılarından başka bir şey kazandırmıyor bana.

Sıkıntı... Benliğimizde düşünen bir şey yokken, düşünmenin yorgunluğuyla düşünmek; hisseden hiçbir şey yokken, hissetme kaygısıyla hissetmek; istemeyi reddeden hiçbir şey yokken, istememenin yarattığı bulantıyla istememek – hepsi sıkıntının içinde ama sıkıntı değil, sıkıntının birer açılımı ya da metaforu. Sanki ruhumuzun şatosunu saran hendeklerin üzerindeki köprü birden kalkıvermiş, ama şatoyla komşu toprakların arasında durup sadece bakmak mümkünmüş, karşıya geçmek imkânsızmış gibi hissetmektir sıkıntı. İçimizin en derin yerindeki bizlerin yalnızlığıdır, ama onunla aramızdaki şey de hayatla aramızdaki derin uyumsuzluğu kuşatan, en az bizim kadar durgun, pis sularla dolu bir hendektir.

Sıkıntı... Istırapsız ıstırap çekmek, istek olmadan istemek, akıl yürütmeden düşünmek... Bir olumsuzluk şeytanının eline geçmeye, var olmayan bir şey tarafından büyülenmeye benzer sıkıntı. Derler ki cadılar ya da beceriksiz büyücüler tasvirlerimizi yapar, sonra onlara eziyet ederlermiş, birtakım astral transferler sayesinde de o işkenceleri biz de etimizde duyarmışız. Bu imgeyi anlaşılabilir bir bağlama taşıyacak olursak, sıkıntı birtakım şeytanların periler diyarında yaptığı büyülerin üzerimizdeki zararlı bir yansıması gibi görünüyor, ama şeytanlar bir tasvirim üzerinde değil, tasvirimin gölgesi üzerinde çalışıyorlar. Benliğimin en mahrem gölgesine, ruhumun içinin dışına yapıştırıyorlar kâğıt parçalarını ya da iğnelerini saplıyorlar. Gölgesini satan o adama, daha doğrusu satan adamın gölgesine benziyorum.

Sıkıntı... Çok çalışıyorum. Eylem yanlısı ahlakçıların toplumsal sorumluluk dediği şeyi yerine getiriyorum. Bu görevi ya da kaderi fazla zorlanmadan, pek hırgür çıkmadan sürdürüyorum. Ama kâh işimin ortasında, kâh gene ahlakçıların dediğine göre sapına kadar hak ettiğim üzere mola verdiğimde, ruhum birdenbire, zehirli kıpırtısızlığından taşıveriyor ve o an, yaptığım işten ya da dinlenmekten değil, kendimden usanıyorum.

Mademki kendimi düşünmüyorum, öyleyse niye kendimden usanıyorum? Hiçbir şey düşünmediğime göre başka neden usanabilirim? Muhasebe defterlerim ya da umursamazlığım yüzünden değersizleşen evrenden mi? Geleceği görme yeteneğine sahip ruhumda birdenbire özgün bir biçime bürünen evrensel yaşama acısından mı? Böyle yapıp da kim olduğunu bile bilmeyen bir varlığı yüceltmek neye yarar? Bu bir boşluk duygusu, yemek arzusu vermeyen bir açlık; çok sigara içince ya da hazımsızlığa uğrayınca beyinde, midede hissedilen basit duyumlar kadar da soylu.

Sıkıntı... Belki de aslında, inançtan mahrum bıraktığımız derin ruhumuzun tatminsizliği bu, tanrısal oyuncağını elinden aldığımız biz hüzünlü çocukların çektiği derin, büyük üzüntü. Belki de, kendisine kılavuzluk edecek bir ele ihtiyaç duyan, ama derin duyguların karanlık patikalarında, düşünememenin sessiz gecesinden, hissedememenin bomboş yollarından başka bir şey hissedemeyen varlığın kaygısı...

Sıkıntı... Tanrıları olan birini sıkıntı asla ele geçiremez. Sıkıntı, mitolojinin olmayışıdır. İnanç yoksa kuşku bile imkânsızdır, o halde şüphecilik bile şüphe duyma gücünden yoksun kalır. Evet, sıkıntı budur işte: ruhun kendine yalan söyleme yeteneğini yitirmesi, düşüncenin, gerçeğe uzandığı kesin olan, var olmayan merdivenin eksikliğini duyması.

YAZ

"Ama işte gökyüzünün gülümsemesi.
 Işık kabarıyor, yaz pek mi yakın?" 

Albert Camus



2018 / 2019

Rimbaud'nun Sessizliği



 "20 Kasım 1972'de, Fribourg'da, yaşlı Heidegger, Rimbaud konusunda gerçekten susmak ne demektir diye kendi kendine sorar. "Bu sessizlik. diye yazar, basit suskunluktan başka bir şeydir. Artık-konuşmamak, söylemiş-olmak demektir."
.
.
Ve ekler: "Rimbaud'nun neyi sustuğunu yeterince açık bir biçimde anlıyor muyuz? Ulaştığı ufku şimdiden görebiliyor muyuz?"
.
.
Belki.
Sadece şu kadar:

"Uykularımın ve en küçük hareketlerimin kaynaklandığı bu bölge."
.
.
Ya da daha basiti:
.
.
"Göğün ve gölgeliklerin kutsanmış mekânı."

*
Sollers

TANRISAL OĞLAN / Thomas Mann



Thomas Mann çocuklara ve genç erkeklere duyduğu eğilimi hiç saklamamıştır. İki oğlu Klaus ve Golo’nun da homoseksüel olması nedeniyle o bu konuyla kişisel ve toplumsal anlamda hep karşı karşıya gelmiştir. Gençlik yapıtından itibaren bunu Hanno Buddenbrook’un Kai Graf Mölln’e, Tonio Kröger’in Sarışın Hans Hausen’e duyduğu oğlan sevgisini, dahası Gustav von Aschenbach’ın güzel Tadzio’ya olan düşkünlüğünü öylesine kusursuzca tanımlanmıştır ki, sahip olduğu bir okuyucu kitlesinin büyük bir çoğunluğu bizzat yaşayarak veya henüz şekillenmemiş hayaller ve arzularla bu edebi figürlerle özdeşleşebilmiştirler — sanatın en basit etkisi ve bununla birlikte en kalıcı olanıda.

Thomas Mann'ın kişisel yaşantılarını yansıtmaya duyduğu eğilim, bir sonraki yapıtında daha büyük bir ölçüde artmış ve kendini yansıtan eleştirel Opus magnum’u için günlüğüne şu notu düşmüştür:

“Gözlemler”in benim homoseksüelliğimin bir ifadesi olduğundan hiçbir şüphem yok (17.9.1919)

O dönemde büyük bir hayranlık, hatta aşkla oğlu Klaus'un gelişimini izler ve on dört yaşında olan oğlu için şöyle söyler: "Oğluma aşık olmamın çok doğal olduğunu düşünüyorum." (25.7.1920). 

"Onu tümüyle çıplak gördüğümde, onun erkeklik öncesi parlak vücudunun yarattığı etkinin giderek bir sarsıntıya dönüştüğünü ifade eder (17.10.1920).

 Evliliğinde söz konusu olan heteroseksüel ilişkideki başarısızlığı ile ilgili kayıtlar çoğalır ve kadınsı olan her şeye karşı duyulan belirgin bir gerginlik gittikçe artar. Bayan bir dansçı için: "Sıkıcı hatta iğrenç. Böylesine kokuşmuş, zarif bir dişilikten sonra sokakta gördüğüm ilk genç adama daha çok hayranlık duydum" (23.3.1919). 

Bu gerginlik kendisini bir kez daha otuzlu yılların sonuna doğru, onu Washington'daki resmi çevrelerle tanıştıracak, saygın bir kişilik olan koruyucu Agnes E. Meyer’e karşı hissettirir. Eski günlüklerinde bu tür kaygılar şu soruda doruğa ulaşır: 

"Galiba dişiliğe hiçbir ilgim kalmadı" (25.7.1920)



 Bütün bunlar Thomas Mann’ın evlenmeden önce ve sadece ağabeyi Heinrich Mann’a anlattığı, kendisinden yaşça biraz küçük Paul Ehrenberg’le yaşadığı o coşkulu aşktan sadece on beş yıl sonra olur. Ancak ilerki yaşlarda, Doktor Faustus’da bu ilişki açıklanır ve Paul Ehrenberg, otobiyografik romanda yaşadıkları özel ilişkiyi sezdiren, natüralist ve karakteristik isim Rudi Schwerdtfeger olarak su yüzüne çıkar.

Thomas Mann’ı imparatorluk dönemindeki muhafazakârlığından koparıp onun demokratik bir liberalizmi benimsemesine neden olan Weimar Cumhuriyeti onun homoseksüelliğini de açığa çıkarır. Yapıtlarında cinsel arzularla ilgili daha açık seçik anlatımlara girer. Büyülü Dağ'da Pribiszlav Hippe’nin crayon'u (dolma kalem) henüz gelişmemiş ama leitmotif olarak vurgulanmış fallos sembolüdür. Sonra İncil’deki Joseph birçok kez, Potiphar’ın karısının çığlık atmasına neden olan feragat sahnesine kadar olağanüstü vücuduyla adeta tanrısal bir biçimde yansıtılır: "Onun gücünü gördü" Thomas Mann Lotte Weimar romanında Goethe’yi güçlü bir ereksiyonla uyandırır. Wiligis’in Gregorius’un (Seçilmiş), Kean Keaton'un (Baştan Çıkarılmış) ve Felix Krull’un cinsel arzuları kesinlikle fallosun etkisindedir. Hans Blüher’in Erkek Toplumunda Erotizmin Rolü adlı eserini Thomas Mann 1919’da okumuştur. "Tek taraflı, ama doğru" (Günlük. 17.9.1919) - o bu konuyu bir doktrine kadar vardırıyordu: homoseksüelliğinin aslında Alman dünyasına ait olduğunu. (Günlük, 12.7.1934).


Satraplık


Nasıl bir felakettir ki böyle
güzel ve yüce işler için yaratılmışken sen 
her zaman destek ve başarıyı 
şu haksız yazgın esirgedi senden; 
hep engelledi seni bayağı alışkanlıklar 
küçüklükler ve ilgisizlikler...

Başka şeyler isterdi oysa ruhun, 
ağlardı onlar için; 
halkın ve Sofistlerin Övgülerini o
erişilmesi zor, o paha biçilmez alkışları,
Agora’yı, Tiyatro’yu ve Defne taçlarını.
Bunları nasıl verebilir Artakserkses sana, 
bulunur şeyler mi bunlar bir satraplıkta; 
ve yoksa bunlar, hayat mı denir yaşadığın hayata?

"Küçük Münih'li" / Thomas Mann

Thomas Mann, yetmiş bir yaşında, Zürich’teki Grand Hotel Dolder’de çalışan genç bir garsona aşık olur. Eşi Katja ve kızı Erika buna katılır, hatta randevu bile ayarlarlar ama bu gizli ilişkinin en büyük tanığı birçok uzun, kısmen duygusal notlarla doldurduğu günlüğü olur: 

"Sevincim, sevgi arayışım, aşık olmam gün boyu coşkun ve heyecanlı (8.7.1950)

 Küçük "Münihlinin" günlük her servisi (29.6.1950) detayıyla deftere kaydedilir: 

Kısa bir uykudan sonra muazzam yetki ve uyandırma. Olsun, bütün bunlar senin şerefine, budala! Yaşıma rağmen canlı olmam ve bu maceranın bütünü bir parça gurur taşıyor
(10.7.1950).

 Oysa ilk tanışma şöyledir: 
Münih'li garson, güzel... gösterişli bir Nazi (25.6.1950) - 


*
Klaus Schroter / Mann

*
İlgili Okumalar, Roland Barthes:

İstanbul Hatıraları "İşsizlik kötü şey vesselam!"


Der Lindenbaum (Ihlamur Ağacı) / Schubert




By the well, before the gate,
stands a linden tree;
in its shade I dreamt
many a sweet dream.

In its bark I carved
many a word of love;
in joy and sorrow
I was ever drawn to it.

Today, too, I had to walk
past it at dead of night;
even in the darkness
I closed my eyes.

And its branches rustled
as if they were calling to me:
‘Come to me, friend,
here you will find rest.’

The cold wind blew
straight into my face,
my hat flew from my head;
I did not turn back.

Now I am many hours’ journey
from that place;
yet I still hear the rustling:
‘There you would find rest.’


Hans Castorp’un gözdesi olan beşinci ve sonuncu parçaya gelmiş olduk. Bu Fransız müziği değildi artık – Alman müziğinin tüm niteliklerini taşıyordu. Operadan bir bölüm de değildi; bir şarkıydı, hem de çok özel bir şarkı. Özelliği, dünyaya kendine özgü bir düşünce ve ruhla bakışını pekiştiren, hem bir başyapıt hem de bir halk şarkısı oluşuydu. Bu kadar lafa ne gerek var ki! Schubert’in ‘Lindenbaum’uydu şarkı – bildiğimiz ‘Am Brunnen vor dem Tore’.

Bir tenor, piyano eşliğinde söylüyordu şarkıyı ve kaliteli ve duyarlı bir tarzı vardı; şarkının yalın ve yüce malzemesini sağduyuyla, duyarlı bir müzik anlayışıyla, anlamına özen göstererek vermeyi biliyordu. Bu olağanüstü şarkının, sanatsal bağlamda söylenmesiyle, halkın ve çocukların dilinde dolaşması arasında büyük bir fark olduğunu hepimiz biliyoruz. İkinci durumda, ana ezgi, yalınlaştırılarak art arda kıtaların söylenmesi demektir. Oysa, sanat olduğunda, orijinal ezgi üç tane sekiz dizeden oluşan kıtanın ikincisinde minörle değişikliğe uğrar, üçüncü kıta başladığında da majörle yeniden vurgulandıktan sonra, insanın başından şapkasını alıp götüren soğuk rüzgârlara terk edilip ortadan yok olur ve bu durum, şarkı sonuna dek söylenebilsin diye, kıtanın son dört dizesinde yinelenir. Ezginin en güçlü yanı, modüle eden ikinci yarıda, üç kez –üçüncüsü, “Ben, şimdi bazı saatlerde...” diye başlayan son kıtanın ikinci yarısındaki nakaratta olmak üzere– ortaya çıkar. Sözlerle güzelliğini bozmak istemediğimiz büyü şu dizelerde gizlidir: “Bazı bunun gibi sevgi sözcükleri. Sanki bana sesleniyorlar. Uzaklarda olduğum için.” Ve pırıltılı, sıcak tenor sesi, her kez, ustaca soluk alışıyla, bir hıçkırığı gizliyor, müziğin güzelliğine büyük bir duyarlılık katıyordu. Özellikle de, “Hep ona doğru...” ve “Burada huzur bulabilirdin...” derken, birinci kez, ‘bulabilirdin’i ciğerinden kopan bir dolulukla, ikincisinde de, en yumuşak bir flüt tonunda söylüyordu.

Zeytin Ağaçları / Van Gogh


Saint- Remy
Kasım ortası / 1889

Sevgili Theo,

Bütün ay zeytinliklerde çalıştım,

Zeytin ağacı bizim Kuzey’deki söğüt kadar değişken. Bilirsin söğüt, ilk ağızda monoton görünmesine karşın çok çarpıcı bir ağaçtır ve içinde yetiştiği yöreyle tam uyum içindedir. Şimdi, bizim oralarda söğüt neyse, zeytin ile servi de burada aynen o anlama geliyor. Onların soyutlamalarının yanında benim yaptıklarım oldukça sert ve kaba bir realizm gibi duruyor ama, resimlerin kırsal yörenin tam havasını verdiği, hattâ toprak koktuğu kesin.

Kendimi soğukta çalışmaya alıştıracağımı umuyorum -sabah erken saatlerde çok güzel sis ve beyaz kırağı oluyor. Sonra, zeytin ağaçları üstüne yaptığım çalışmaları dağlar ve serviler üstüne de yapmayı çok istiyorum. Şimdi mesele şu: Bunların -yani zeytin ve servi ağaçlarının -pek az
yağlıboya resminin yapılmış olması...

Gün ışığının, gökyüzünün değişimlerine göre zeytin ağacından sayısız çizim çıkarılabilir. Ben, yapraklarda gökyüzünün tonlarına göre değişen kontrastları inceledim. Kimi zaman, ağaç solgun çiçeklerle doluyken ve etrafında kocaman mavi sinekler, zümrüt yeşili mayısböcekleri ve elbette sayısız ağustosböceği uçarken, her şey saf bir maviliğe bürünür. Sonra, bronzlaşan yeşillik daha olgun renkler alır; aydınlanan gökyüzü yeşil ve turuncu çizgilerle bölünür; veya son bahar iyice ilerledikçe, yapraklar belli belirsiz olgun bir inciri hatırlatan morumsu tonlar alır, açık, solgun limon rengindeki halesiyle bembeyaz parıldayan kocaman güneşin yarattığı kontrast sayesinde daha da belirgin bir hale gelir morluk. Kimi zaman sağanak sonrası, bütün gökyüzünün pembe ve açık turuncu renklere büründüğünü gördüm, bu, gümüşi gri yeşillere farklı bir değer, enfes bir renk katıyordu. Ve bu manzara içerisinde, meyve toplayan pembeli kadınlar vardı.


Hiç çaba göstermemiş olmak da istemedim gerçi denemelerim sadece iki şeyden - servilerden – zeytin ağaçlarından ibaret. Sembolik dilini aktarmayı da benden daha iyi, daha yetenekli ressamlara bıraktım. Millet, buğdayın sesidir, Jules Breton da öyle. Bense, sizi temin ederim ki, Puvis de Chavannes'ı düşündükçe bir gün belki onun veya başka birinin zeytin ağaçlarını nihayet bizlere açıklayacağını hissetmeden edemiyorum.






















Zeytin Ağaçları / Yıldızlı Gece

Van Gogh'un 1889'da Saint Remy'de kaldığı sıralarda yaptığı Yıldızlı Gece ve Zeytin Ağaçları tabloları birbirinin tamamlayıcısı iki resim olarak görülüyor.





The Cinema of Marguerite Duras




I don't read. I don't read anymore.  I don't listen to music either.
 I make films. 

 “Ben yaptığım sinemayı kitaplarımı yazdığım yerden yapıyorum. Tutkunun yeri olarak adlandırdığım yerden. İnsanın kör ve sağır olduğu yerden. Sonuç olarak, mümkün olduğunca orada kalmaya çalışıyorum. Hoşa gitmek, eğlendirmek için yapılan sinemaya ben, nasıl desem, cumartesi sineması, ya da tüketim toplumunun sineması diyorum. O sinema, seyircinin yanından ve hoşa gitmek, seyirci çekmek için çok kesin tarifelere uyularak yapılıyor, gösteriye dönüştürülüyor. Gösteri bittiği anda, o sinemadan geriye hiçbir şey kalmıyor. Biter bitmez silinip giden bir sinema. Ve ben, benim sinemamın, bir okuma gibi, ertesi gün başladığı izlenimine kapılıyorum.”


dönün açlıklarım, dönün...


"Soframda her zaman hava,
Demir, kömür ve de kaya!

Dönün açlıklarım, kemirin
Seslerin çimenini,
Kahkaha çiçeklerinin
Emin şen şakrak zehrini."

*
Rimbaud


Deniz / Marguerite Duras

Deniz, aklımdan en sık geçen görüntülerden, kâbuslardan biri. Çok az insan denizi benim kadar iyi tanıyordur sanırım, saatlerimi onu seyrederek geçiririm. Deniz beni hem büyülüyor hem ürkütüyor. Çocukluğumdan beri, suların beni alıp götüreceği fikrinin dehşetini yaşıyorum. Fakat gerçek deniz, Kuzey Denizidir ve yalnızca Moby Dick'teki Melville sözcüklerle hakkını verebilir onun o ürkütücü, tehditkâr gücünün.


Deniz, “ben’ın bakışın içinde boğulduğu, kendi kimliğini bulmak üzere kaybolduğu sınırsız bir güç. Dünyanın sonu geldiğinde, yeryüzünün belli bir kısmını kaplamakla kalmayacak, ucu bucağı olmayan, tek bir denize dönüşecek. İnsandan kalan her türlü gülünç iz ortadan kaybolacak böylece.

L'homme atlantique (1981, Marguerite Duras)


Kameraya bakmayacaksınız. Sizden bakmanızın istendiği zamanlar dışında.

Unutacaksınız.

Unutacaksınız.

Siz olduğunuzu unutacaksınız, unutacaksınız bunu.

Sanırım olabilir birşey bu.

Bunun kamera olduğunu da unutacaksınız. Ama herşeyden önce siz olduğunuzu unutacaksınız. Siz.



Evet, sanırım yapılabilir bir şey bu; örneğin, diğer yaklaşanların arasında ölümünkinden, sizin, adsız ve baskın bir ölümün içinde kaybolmuş ölümünüzün yaklaşmasından başlayabilirsiniz.

Gördüğünüze bakacaksınız. Ama mutlaka bakacaksınız. Bakışınızın sönüp gitmesine, kendi kendini körleştirmesine kadar bakmaya çalışacaksınız ve sonra öyle bakmaya zorlayacaksınız kendinizi. Sonuna kadar.

Soruyorsunuz bana : Bakmak, ama neye?


Diyorum ki işte, denize (evet, bu sözcük sizin önünüzde) denizin önündeki bu duvarlara, sürüp giden kaybolmalara, bu köpeğe, bu kıyıya, atlantik rüzgârı altında kalmış bu kuşa.

Dinleyin. Sanırım ki görmediğiniz bir şeylere bakarsanız, bu ekranda belli olur. Ve boşalır ekran.

Burada bakmakta olduklarınızı, denizi, camları, duvarı, camların ardındaki denizi, duvarların içindeki camları, daha önce hiç görmemiş olacaksınız. Hiç bakmamış.

Düşüneceksiniz ki olup bitenler bir tekrar değildir, bir başlangıçtır, tıpkı kendi yaşamınızın, sürdüğü her saniyede olduğu gibi.



Düşüneceksiniz ki çevrilen filmin o anında, benim yanımdaki binlerce insanın arasında, yerini dolduran bir tek sizsiniz.

Düşüneceksiniz ki sizi seçen benim. Ben. Sizi. Umuduma ne kadar yakın ya da ona ne kadar uzak olursanız olun, benim yanımda herşeyinizle kendiniz olan siz.

Kendinizi düşüneceksiniz ama şu duvarı düşünür gibi, denizi, ilk kez birbirinden ayrılan bu rüzgârla bu martıyı, şu yitmiş köpeği...

Düşüneceksiniz ki mucize, bu sürekli akışın her noktasındaki benzerlikte değil, fakat onları ayıran başedilmez farklılıktadır. O fark ki insanları köpeklerden, köpekleri sinemadan, kumu denizden, tanrıyı bu köpekten veya rüzgâra karşı inatçı şu martıdan, gözlerinizin canlı billurunu kumların yaralayan billurundan, salonun bunaltıcı havasını bu otelin kumsalınkine benzeyen gözkamaştırıcı ışıltısından, her sözcüğü her cümleden, her satırı her kitaptan, her günü her yüzyıldan ve her geçmiş veya gelecek sonsuzdan ve sizden ve benden ayırır.

Yani rolünüz boyunca sizden koparılıp alınamaz krallığınıza inanmanız gerekecek.

İlerleyeceksiniz. Yalnızken ve birinin size baktığını sandığınız zamanlar yürüdüğünüz gibi yürüyeceksiniz. Sanki tanrı ya da ben ya da deniz boyunca yürüyen şu köpek ya da atlantik nesnesinin önünde yapayalnız, rüzgârla çarpışan şu trajik martı sizi izliyormuş gibi.

Demek istiyorum ki: Sinema sizin şu anda yaptığınızı yansıtabileceğini sanıyor. Ama siz, neresi olursa olsun bulunduğunuz yerden, ister kumla, ister rüzgârla, ister denizle ya da duvarla, ya da kuşla, ya da köpekle bir olan bir yerleriniz oldukça, farkedeceksiniz ki, bunu yapamaz sinema.

Bırakın şimdi bunu bir kenara. Boşverin. İlerleyin.




Göreceksiniz ki herşey siz salonun sütunlarını geçtikten sonra deniz boyunca ilerledikçe gövdenizin şimdiye dek hep doğal sandığınız ilerleyişiyle başlayacak.

Sağa doğru dönüp camlar ve deniz boyunca yürüyeceksiniz, camların ardında deniz, duvarların içinde camlar, martı ve rüzgâr ve köpek.

Tamam.

Deniz boyuncasınız, bir bakışınızla birbirine kenetlenmiş bütün bu şeyler boyunca.
Şimdi deniz sizin solunuzda. Onun, rüzgârınkiyle karışan uğultusunu duyuyorsunuz.

Deniz upuzun soluklarla ilerliyor size doğru.

Siz ve deniz, benim için teksiniz, bir tek nesne, benim bu serüvendeki rolümün nesnesi.

Dil / Cioran

"Depresyon çemberinde devinip duran herkese yabancı bir lisan öğrenmelerini tavsiye ederim. Yeni kelimelerle insan kendini yeniden güçlendiriyor ve yeniliyor. (37 yaşında) Eğer Fransız diline hırsla yapışmasaydım, belki de intihar etmiş olurdum."


“Bir yazarın başına gelebilecek en büyük, en feci kazadır bu. Bunun yanında tarihi felaketler bile hiç kalır. 1947’ye kadar Rumence yazdım. O yıl, Dieppe yakınında ufak bir evdeydim ve Mallarmé’yi  Rumence’ye çeviriyordum. Birden kendi kendime, “Ne saçmalık bu! Mallarmé’yi hiç kimsenin tanımadığı bir dile çevirmenin ne hayrı olabilir?” dedim. Öylece, dilimden vazgeçtim. Fransızcayı yazmaya koyuldum ve çok zor bir şey oldu bu, çünkü mizaç itibariyle Fransız dili bana uymuyor: Bana vahşi bir dil, bir ayyaş dili lazımdır. Fransızca benim için bir deli gömleği gibi oldu. Başka bir dilde yazmak dehşet verici bir tecrübe. Kelimeler üzerinde düşünürsünüz, yazı üzerine düşünürsünüz. Rumence yazdığım zaman, farkına varmadan yapıyordum bunu; en basit deyişle, yazıyordum. O zaman kelimeler benden bağımsız değillerdi.

Fransızca yazmaya koyulduğum zaman, bütün kelimeler bilincime kendilerini dayattılar; önümdeydiler, dışımdaydılar, hücrelerindeydiler ve ben gidip onları alıyordum: “Sen, şimdi; şimdi de sen!” Paris’e geldiğimde yaşadığım, hiçbir başka tecrübeye benzemeyen bir tecrübeydi. Quartier Latin’deki küçük bir otele yerleştim; ilk gün telefon etmek için resepsiyona indiğimde, otel görevlisini karısı ve oğluyla yemek menüsünü tartışırken buldum: Bir savaş planı hazırlar gibiydiler! Hayretten ağzım açık kaldı:

Romanya’da  her zaman bir hayvan gibi beslenmiştim; yani bilinçsizce, yemek yemenin ne demek olduğu üzerine hiç düşünmeden, Paris’te yemek yemenin bir ayin, bir uygarlık işi, neredeyse felsefî bir tavır alış olduğunun farkına vardım… Aynı şekilde yazmak da, Fransızca da, Rumence yazdığım zamanki gibi içgüdüsel bir iş olmaktan çıktı ve tıpkı masum bir biçimde yemek yemeyi bırakmam gibi, bir düşünüp taşınma boyutu kazandı… Dil değiştirerek geçmişi de tasfiye etmiş oldum: Bütünüyle yaşam değiştirdim. Şimdi bile, hiçbir şeye bağlı olmayan, köksüz, bir sera diliyle yazıyormuşum gibi geliyor.”

Cioran

Invitation au voyage & La Vie Anterieure



Invitation au voyage (Yolculuğa Çağrı)

Yavrum, sevgilim, sen Tadını bir bilsen
Orada yaşamanın birlikte!
Keyfince sevmenin
Ölünceye değin
O sana benzeyen ülkede!
Puslu gökte yer yer
O ıslak güneşler
Senin yaş içinde parlayan
Hayın gözlerince
Bir gizemli ince
Tad verir gönlüme her zaman

Orda her şey süs ve güzellik,
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

Evimizse her yıl
Daha pırıl pırıl
Olan döşentiye bezenir;
Nadir çiçeklerin
Kokusu amberin
Uzak kokusuyla beslenir;
Tavanlar ne zengin,
Aynalar ne derin,
Ne doğulu görkemlilik bu;
Orada her şey, ince,
Kendi öz dilince
Gizleriyle doldurur ruhu.

Orda her şey süs ve güzellik,
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

Bak gemiler suda
Bir derin uykuda,
O gezmeye düşkün gemiler;
Hepsi de en ufak
Arzun için uzak
Ülkelerden çıkıp gelirler.
-Ve gün batımları
Giydirir kırları,
Kanalları, kenti gitgide
Altınla, yakutla;
Uyur şimdi dünya
Sıcak bir aydınlık içinde.

Orada her şey süs ve güzellik
Erinç, haz ve dirlik düzenlik.

çeviri: Sait Maden


An die Musik (Müziğe) / Schubert



Sen kutsal sanat, kim bilir nice karanlık saatlerde, şu yaşamın karanlık çemberi beni boğduğu sıralarda kalbimi sıcak sevginle doldurdun, beni çok daha iyi bir dünyaya çekip götürdün!

Çoğu kez bir inilti, arpından dökülen bir inilti, senden ulaşan tatlı kutsal bir akorla benim için daha iyi zamanların ufku açıldı, ey kutsal sanat, bunun için sana teşekkürler!

(çeviri: Gül Sabar)

Standchen (Serenad) / Schubert


1. Şarkılarım gecenin içinden sana yalvarıyor; sessiz umuma, aşağıya gel, sevgili!

2. Ağacın tepesindeki dallar fısıltılarla ay ışığında hışırdıyor, hainin düşmanca kulak kabartmasından korkma, sevgili!

3. Bülbüllerin şakımalarını duyuyor musun? Ah. onlar sana yalvarıyor, şikâyet nağmeleriyle benim için sana yalvarıyor!

4. Onlar yürekteki özlemi anlıyor, aşk acısını biliyor, şıkırtılı tınılarıyla yumuşak yürekleri etkiliyor.

5. Bırak senin de yüreğin hareketlensin, sevgili, dinle beni! Titreyerek bekliyorum, gel, beni mutlu et! Beni mutlu et!


Çeviri: Gül Sabar (Liedler ve Ozanlar)



Saçma Ölüm


Ağaca çarpıp parçalandığı anda bile soruyor, kendisini sorguluyordu hala. O anın gürültüsü içerisinde bir yanıt bulmuş olduğuna inanmıyorum. Bu yanıtların hiç bir zaman bulunabileceğine inanmıyorum. İnandığım yalnızca onları aramak için sürekli ve ara vermeksizin insana özgü saçma içeren bir ölümlü gerekliliği. Hiç bir zaman aynı dönemde böylesi ölümlüler çok sayıda olmadı. Ama her zaman, bir yerlerde, en azından birisi var ve bu hepimizi kurtarmak için yeterli.

William Faulkner



4 Ocak 1960 Pazartesi, ikiyi çeyrek geçe sularında, Weiler Villeblevin yakınlarında, Sens· Paris sokağında, bisikletli bir köylüyü bir Facel Vega solladı. Daha sonra adamın da açıklayacağı gibi baş döndürücü bir hızla geçip gitmişti araba. Köylü birkaç yüz metre sonra korkunç bir patlama duydu:
arka tekerleklerden birinin lastiği patlamıştı. Arabanın sağa, sola kaydığını, bir çınar ağacına çarptığını, ardından da bir ikincisine çarparak iki parçaya ayrılmış bir vaziyette durduğunu gördü. Tarlada üç kişi yatıyordu: ilki baygın kadın ve kendinden geçmiş bir adam: arabanın sürücü,
dört gün sonra ölecek olan Michel Gallimard. Arabanın enkazı arasında bir de dördüncü yolcu bulunuyordu. Hemen ölmüştü. «Sakin, adeta şaşkın bir yüz», «hafif dışarı fırlamış gözler», çenesinde biraz kan, arka koltukların arasında yatıyordu. Kim olduğunu anlamak üzere cepleri arandığında ilk bulunan kullanılmamış bir tren dönüş bileti oldu. Ardından da bir kimlik: Albert Camus, yazar, 7
Kasım 1913 de Mondovi'de doğdu, Departement Constantine.

Aynı sırada Madam Francine Camus, 1957 Nobel edebiyat ödülü sahibinin karısı, sakin sakin Paris'teki evini kocasının dönüşü için hazırlamakla meşguldü. Dönüş bir sonraki gün için saptanmıştı. Birkaç saat önce kocasının öngörülenden erken, arabayla Lourmarin'den Paris'e, evine
dönmeye karar verdiğinden habersizdi.

Rastlansal olarak  seçilmiş bir köyde, hazırlıksız bir ölümü bekleme. Vaucluse ilinde sakin bir gömme töreni. Ve tüm dünyada, her ağızda tek bir söz: zamansız, haksız, ama her şeyden önce saçma (absurd) bir ölüm.

*
Morvan Lebesque'nin
Albert Camus kitabından


*
ilgili okuma:


*

Güneş


Eğer ölüm tek çözümse doğru yolda değiliz. Doğru
yol yaşama, güneşe götürür .... 

Albert Camus


Yoksulluk

Bazen zenginliği benim düşünemeyeceğim kadar çok olan insanlara rastlıyorum. Ama gene
de böylesi bir zenginliğe nasıl kıskanç gözlerle bakılabileceğini anlamak için kendimi zorlamam gerekiyor ... O dönemler daha sonra beni varlığın göstergesini ya da dolgun maaşlılığı alay, sabırsızlık ve zaman zaman da hiddetle karşılamaya yönelten gerçeğin farkına vardım... Sahip olma duygusunu anlayamıyorum... Sahip olunanlar fazlalaşmaya başlar başlamaz özgürlüğün kaybolmasına dayanamıyorum ... Arapların ya da İspanyolların, kuru, çıplak evlerini seviyorum. En fazla severek yaşadığım ve çalıştığım yer otel odası; (ve hatta çoğu insanın tersine orada ölmek de benim için çok fark etmiyor).

Afrika'da deniz ve güneş bedava... Yoksulluğu, öncelikle ondan söz etmek gerekiyorsa, hiç bir zaman talihsizlik olarak görmedim, çünkü ışık zenginliklerini onun üzerine saçıyordu; ve son olarak: En büyük yoksulluk sonuçta her zaman dünyanın lüksü ve zenginliğiyle birleşir ... Yoksullukta bir yalnızlık vardır, ama bu her şeye kendi değerini veren bir yalnızlıktır.


*
İlgili okumalar: 

Yoksulların Belleği: