Some of these days,Oh, you'll miss me honey

SARTRE |- Hiçbir zaman edebiyatı dünyaya katılmışlıktan başka bir biçimde anlamadım. Eğer dünyadan kaçarsa, hiçbir önemi kalmayacaktır edebiyatın.

Kendimi bağımlı bir edebiyatla sınırladığım için sık sık kınayanlar oldu beni. Edebiyat eğer her şey değilse, hiçbir şey değildir. Her zaman, sırası geldiğinde, tabii kendine özgü koşulları içinde (ki bunlar çok çeşitlidir ), herşeye tanıklık etmesi gerekir. Öyleyse söz konusu olacak olan «bağımsız» bir edebiyat değil, köklü olarak dünyanın içinde olan, dünyaya katılmış bir edebiyattır.

— Ama gene de, Bulantı’daki, Some of these days Proust'un Vinlenil’inin küçük bir cümlesine çok benziyor.

SARTRE. - Bu, daha başlangıçta, savaştan önceydi. O zamandan bu yana çok geliştim. Seferberlikten bu yana, deneylerim gittikçe daha toplumsal oldular.

Edebiyatın güdümlü, ya da güdümsüz diye adlandırılmasının o kadar önemi yoktur. Edebiyat güdümlü olmak zorundadır. Çağımızda, insanlığın bütünlüğü kaçınılmaz bir gerçektir. Bir atom savaşı sonunda ölme tehlikesini engellemek için, çabalarımızı birbirine uydurmalıyız çünkü. Şüphesiz bu söylediklerim, Leonov’un başarılı bir biçimde özetlediklerinden daha az iyimser, ama belki de çok daha ciddidir. Bu, yazarın oturup hep atom savaşından söz açması demek değildir. Ama, fare gibi ölmek istemiyen bir yazarın, kuşlar hakkında şiirler yazmaktan haz duyduğunu söylerken, içten olamıyacağı anlamına gelir. Yazar, çağını şu ya da bu biçimde yansıtmak zorundadır çünkü.

YAZ


Albert Camus (1913 - 1960), denizin ve güneşin evliliğinden doğmuş öksüz bir çocuk, Nietzsche'ci bir yaşam muştucusu, Fransızca yazan bir Nietzsche (Sontag). Yaz'da topladığı denemeler (kendi deyimiyle "Güneşli denemeler"), ikisi hariç temel yapıtları Sisifos Söyleni ve Başkaldıran İnsan'dan sonra yazılmışlar. Nietzsche'nin Zerdüşt'ü gibi olgunluk dönemine ait felsefesinin temel düşüncelerini içeren ve tamamlayan yazılardan oluşuyorlar.

 İki zıt mevsim, yaz ve kış, yan yana geliyor Camus'nun düşüncelerinde; ve kışın ortasında bile yaz; kumsal, deniz ve güneş galip geliyor:


Camus çareyi oyuna katılmakta buluyor, dünyanın bu kırılgan yüzeyine düşen ışığın oyununa katılmakta, iyimserliği ("ölüm mü? olsun, güneş gene de ısıtacak kemiklerimizi") bana pek eğreti gelen iyimserliği, yaşama aşkı ya da yaşama çaresizliği, tersi ve yüzü dünyanın, yazı, kışı, ayazı... Trajiği  mutluluğa yeğlememeyi salık veriyor:


(Camus'yu büyüleyen yaşam, lirik duyarlığı, yaz'ı onun, deniz'i, güneş'i, bahar'ı, çiçekler'i, Camus da erinç uyandıran bütün bu şeyleri, aynı tarihlerde Sartre (Bulantı'da) tiksinti ile karşılıyordu: kaotikbenlik.blogspot.com/2013/07/camus-x-sartre )


  Kısır zamana, çıplak ağaçlara, dünyanın kışına boyun eğmiyor Camus, Cezayir'deki Consuls Vadisi'nde, karlar arasında meyvesini vermek için kışa direnen Badem ağaçları gibi duyumsuyor kendini:
Kışa; ve savaşa direniyor: 1939'da "Odyseus'un gezisini baştan yapmak için" bir gemiye atlayıp Yunanistan'a gitmeyi düşünüyor. Ama Avrupa'yı saran kara bulutların zamanla Yunanistan'ı da kaplamasıyla felsefesinin üzerine düşen parlak Yunan ışığını aramak için çıkacağı bu yolculuk, "Işıkla karşılaşmak üzere bir denizi geçmenin görkemli tasarısını yoksul bir genç bile yapabilirdi", mutlu adaların bu tatlı hayali daha uzun süreler gerçekleşmeyecektir.






Yıllar sonra, 1950'de; ve yaşamının sonlarına doğru 1958'de Yunanistan'a gidiyor. Işık dolu iki mutlu Yaz'dır bu: Defterler'de Camus'nun bu iki seyahati boyunca tuttuğu notları okumak mümkün:





 "Yunanistan'da yirmi gün süren gezi, yola çıkmadan önce bu günleri şimdi Atina'dan seyrediyorum ve bu günler bana yaşamımın bağrında saklayabileceğim bir tek ve upuzun bir ışık kaynağı gibi görünüyor. Benim için Yunanistan, yollar boyunca uzanmış, bir ışık denizinin üstünde ve saydam bir gökyüzünün altında durmaksızın çoğalan sakat tanrılar ve kırmızı çiçeklerle kaplı ışıl ışıl uzun bir günden başka bir şey değil. Bu ışığı tutmalı  geri gelmeli, artık günlerin karanlığına teslim olmamalı ..."

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/yunanistan-seyahati-i-albert-camus

İkinci Yunanistan seyahatinde Camus'nun gemisinin Marmaris'e uğradığını da öğreniyoruz. Kasaba halkının yoksulluğuna, evlerin bakımsızlığına dikkat çekiyor; bir gün ertesinde ulaştıkları Simi'de Yunanlıların hayranlık uyandıran temizliği ile kıyaslıyor Marmaris izlenimlerini "...en yoksul Yunan evi bile tertemiz kireçlenmiş ve süslenmiş... (...)  "Türklerin bu halkı o kadar uzun bir süre egemenliği altına alması inanılmaz ve isyan ettirici bir şey"

https://kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/yunanistan-seyahati-ii-albert-camus.html




Camus'nun felsefesinin üzerine düşen parlak ışıkta, Nietzsche'nin etkisinin yansımalarını birebir görmek mümkün.  

Yıkımımıza koşalım diyor Camus:

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/yikimimiza-kosalim

tıpkı Nietzsche gibi, kendi olmaya yönelik o sonsuz tutkunun, kendi içinde yıkım tutkusu barındıran o tutkunun peşinden gitmek için:

Acının bile bir uyaran olarak çalıştığı, taşkın bir yaşam ve güç hissi olarak sefahat alemine özgü olanın psikolojisi bana trajik hisse dair bir anlayışın anahtarını verdi: Yaşamın onaylanması -en tuhaf ve zor problemlerde bile; kendi sonsuzluğundan ve en yüksek türlerinin feda edilişinden mutluluk duyan yaşam istenci - Dionysoscu dediğim budur işte, trajik şairin psikolojisine köprü olacağını düşündüğüm şey budur işte. Korku ve acımadan kurtulmak için değil, (Aristo'nun yapacağı gibi) şiddetli boşalım yoluyla kendini tehlikeli bir duygudan arındırmak için de değil, kendi olmaya yönelik o sonsuz tutkunun peşinden gitmek için -korkunun ve acımanın ötesinde- kendi içinde yıkım tutkusunu barındıran o tutkunun."  kaotikbenlik.blogspot.com/2013/09/ebedi döngü



Hiçbir şeyi ayırmamak, hiçbir şeyi atmamak, her şeyi kendin kılmak,  her şeye evet diyebilmek, varoluşla bütünleşmek, ebedi oluşun neşesi haline gelmek, kısacası başka türlü sevmeyi öğrenmek gerek:

Hiçbir şeyi dışarıda bırakmamaktan ve kırılasıya gerilmiş bir ipi ak ve karayla örmeyi öğrenmekten başka ne dileyebilirim? (...) Ama var olanın bir yanından el çekilirse, var olmaktan da el çekmek gerekir; öyleyse ya yaşamaktan vazgeçmeli, ya da "vekaleten" sevmekten başka türlü  sevmeli. Böylece yaşamın hiçbir şeyini yadsımadan bir yaşama istenci vardır, bu şu dünyada benim en çok saydığım erdemdir. En azından, arada bir bunu uygulamış olmak istediğim doğrudur...

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/ykntlar-arasnda.html


Hayatımızın herhangi bir noktasında olayları yorumlama ve düzenleme becerimiz daima en iyi sonuçlara yol açmalı. - İyi ya da kötü bir hava, bir dostu kaybetmek, hastalık ,iftira, bir mektubun gelmemesi, bilek burkulması, dükkanda bir bakış, bir karşı-sav, bir kitabın açılması, bir düş, bir sahtekar- o anda ya da çok yakında ıskalanmaması gereken bir şey olduğunu gösterir. Hiçbir şeyi dışarıda bırakmamak, hayatlarımızı bütünsel bir benlik haline getirmek için heykeltraş gibi biçimlendirme girişimimize, başımıza gelen her şeyin, - başımıza geldiğini hatırladığımız her şeyin en iyisi için olması klavuzluk etmelidir. Hepsini toplayıp bir bütünde birleştirmeli ve şiirselleştirmeliyiz. kaotikbenlik.blogspot.com/2017/11/ Benlik - Nietzsche (Julien Young'ın kitabından)


Nietzsche'nin Camus üzerindeki etkilerini,

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/02/camusde-nietzsche-izleri.
kaotikbenlik.blogspot.com.tr/2015/01/thomas-mann-ve-albert-camus'da nietzsche

ve Camus'nun Nietzsche'ye karşı duyduğu derin sevgiyi,  Defterler'den aldığım Torino gezisi notlarında paylaşmıştım:

kaotikbenlik.blogspot.com.tr/2015/01/biz-nietzscheciler.html


 Biz Nietzsche'ciler, Camus'nun Defterler'inde yer alan bir bölüm başlığı.  Bu ay bu başlık altında Sanat ve yazın üzerine düşüncelerine yer verdim:

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/Biz Nietzscheciler

Ayrıca, Walter Kaufman'ın yazısına ek ve Camus'nun Nietzscheciliğine örnek olarak Rene Char'la yazışmalarında birkaç kez sözü geçen, Char'a verilmiş Camus'ya ait bir Nietzsche fotoğrafından da söz etmek isterim.


 Yalnız ama mutlu olunabilir mi?:

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/Yalnızlık



Yersiz yurtsuzluğumuza bir çare bulunabilir mi?

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/ Ada - albert camus

(Burada bir parantez açıp Camus'nun Ada'sından  başka bir adaya sıçrayalım: Adaları Seven Adam, D.H. Lawrence'ın bu kısa öyküsü, "Adaları seven bir adam vardı" diye başlıyor.

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/adalar seven adam

Lawrence'ın kahramanı tamamen kendine ait kıldığı bir yaşamı bir adada yaratma özlemiyle bir ada satın alır kendine. Edindiği ilk adanın masraflarıyla baş edemeyince yanına daha az uşak alarak yine tamamen kendine ait daha küçük bir adaya yerleşir. Bu adadaki yabanıl dinginlikte, kitaplar arasında çalışmasına koyulur; ama ikinci adada da onu bekleyen tehlike yanındaki çalışanlarından birinin kızıyla yakınlaşması olur. ("Cinselliğin kendiliğindenliğine yakalanmıştı aslında" / sf. 42) Adalımız üçüncü bir adaya yerleşir böylelikle. Giderek bir tür insanlardan kaçma hastalığına tutulur, öyle ki insana dair ne varsa tiksinti uyandırmaya başlar adalıda. Her adada biraz daha karadan uzaklaşır ama insandan kaçarken bu sefer de doğayla mücadelesi başlar.)





Hiçbir şey yapmadan umutsuzluğu kabul edecek miyiz? Dünyayla nasıl uzlaşacağız?

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/Saçma







İlk Adam, yarım kalmış otobiyografik bir roman taslağı. Yoksul bir çocukluk,

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/ yoksul cocukluk- albert camus

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/ yoksulların belleği - albert camus

ve yıllar sonra mezarda yatan kendinden genç bir baba ile karşılaşma; Jacques Cormery, yirmi yaşında ölmüş bir babanın kırk yaşındaki oğludur:

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/ ilk adam

Camus'nun belki de derinden hissettiği ilk saçma deneyimi.

***

Kalan sayfalarda Camus'nun Cinsellik,

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/cinsel yasam - albert camus

 Günlük Tutmak,

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/günlük tutmak - albert camus

Angaje Edebiyat  üzerine aldığı notlar yer alıyor:

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/bağımlı edebiyat üzerine notlar


***

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/08/volat-irreparabile-tempvs

Bu ay geniş bir yer ayırdığım ikinci isim Giacomo Leopardi (1798 - 1837)

Kumsal ve Deniz



Camus, onbeş gün süren bir gemi yolculuğuyla (Veba'nın yazarıdır) Güney Amerika'ya gidiyor. Yolculuk Günlükleri'nde bütün ilgisi ufuk boyunca dört bir yanında bakışını çevreleyen denize yönelik; yalnız kalmak ve yazmak için kamarasına kaçıyor, denizi betimliyor, Vigny okuyor. Ama denizden yükselen, nereden geldiğini bilmediği şu hüzün de var, ve bu hüzün içinde ara sıra onu yoklayan intihar düşüncesi.

Deniz betimlemelerinin bir kısmını Yaz kitabının sonuna almış: Gemi Günlüğü / Denizin Bağrında:


***

Bu dönüş yolculuğunun uzunluğu. Denizdeki akşamlar, batan güneşten aya geçiş, yüreğimi biraz yatışmış hissettiğim biricik anlar. Denizi hep seveceğim. O, içimdeki her şeyi, hep yatıştıracak. ...  ilacı biliyorum, uzun zaman denize bakacağım.


Atlantik’in üzerinde olağanüstü gece. Yiten güneşten henüz doğan aya, halen aydınlık olan batıdan çoktan kararmış doğuya giden şu saat. Evet çok sevdim denizi -- şu dingin sınırsızlığı - şu her yeri kaplayan dümen sularını - şu akışkan yolları. İlk kez bir ufuk, bir insan soluğuna uygun; bir alan, gözüpek olduğu kadar büyük. İnsanlara özgü iştahım, çağlama merakım ile, kendimi şu unutuluş denizlerine, ölümün büyüsüne benzeyen şu ölçüsüz sessizliklere denk kılma arzusu arasında sürekli parçalanıp durdum. Dünyanın, benzerlerimin, insan yüzlerinin geçici beğenisine sahibim, ama bu yüzyılın yanında, deniz ve bu dünyâda ona benzeyen her şey demek olan benim, kendi kuralım da var. Ey, bütün yıldızların salındığı ve gemi direklerinin üzerinde kaydığı gecelerin tatlılığı ve içimdeki şu sessizlik, en sonunda beni her şeyden kurtaran şu sessizlik.

Gemi direklerinin üzerinden ayça biçiminde bir ay yükseliyor. Henüz yoğun olmayan gecede gözün görebildiği yere kadar deniz - ve o sırada sulardan bir dinginlik duygusu, güçlü bir melankoli yükseliyor. Denizde her zaman derin bir dinginliğe erdim ve şu denizin, bugün dünyanın bütün gözyaşlarını sürüklediği izlenimine kapılsam da, şu sonsuz yalnızlık bana bir an iyi geliyor. Kamarama bunu yazmaya dönüyorum, içten hiçbir şeyden söz etmeden, ama günün olaylarından da hiçbirini unutmadan, her akşam bunu yapmak istediğim için. Bıraktığıma doğru dönüş, yüreğim sıkıntılı, yine de uyumak istiyordum.


... kamarama okumaya gidiyor, ardından, akşam yemeği için yeniden giyiniyorum. Hüzün. Şarap içiyorum. Yemekten sonra söyleşi, ama ben denize bakıyor; pruva bodoslamasının geriye ittiği suyun, denizin üzerinde oluşturduğu şu dallı güllü resimler, şu desenler için yirmi yıldır tasarladığım imgeyi bir kez daha saptamaya çalışıyorum. Bu girişimim onu bulduğumda sona erecek.

 İki kez canlanan intihar düşüncesi. Sürekli denize bakarken ikinci kez şakaklarıma korkunç bir yanma yükseliyor. İnsanın canına nasıl kıydığını şimdi anladığımı sanıyorum. Karanlıkta üst güverteye çıkıyor, çalışma kararları aldıktan sonra, günümü denizin, ayın, yıldızların karşısında bitiriyorum. Sular yüzeyde henüz aydınlık, ama derin karanlıkları seziliyor. “Deniz böyledir, onu bunun için seviyorum zaten! Yaşamın çağrısı, ölüme davet.


 Günü her zamanki gibi, ayın altında, bu akşam görkemle parlayan, hafif çalkantı üzerine yakamozlu çizgilerle Arap harfleri yazan denizin karşısında bitiriyorum. Gökyüzü ve sular uzayıp gidiyor. Hüzün bunlara nasıl da eşlik ediyor!

Yatmadan önce denizin karşısında. Bu kez ay, geminin devinimiyle, karanlık okyanusta, yorulmak nedir bilmeden bize doğru akan sütsü, gür bir ırmağı andıran bütün bir deniz kulvarını aydınlatıyor. Daha önce, gün boyunca denizin görünüşlerini kaydetmeye çalışmıştım, onları aktarıyorum: 

Sabah denizi: Uçsuz bucaksız bir canlı balık havuzu - ağır ve durduğu yerde duramayan pullu - yapışkan - soğuk salya kaplı.

Öğle denizi:Solgun - beyaza çalan büyük sac levha—- çıtırdıyor da - şu anda koyu karanlıklarda olan ıslak yüzünü güneşe sunmak üzere birdenbire dönecek birazdan... vb.


Akşam yemeğinden önce, batan güneşe bakıyorum. Ama, ufuktan çok önce sis tarafından yutuluyor. Bu sırada deniz, iskeleden yanda pembe, sancaktan yanda mavi. Sınırsız bir enginlikte ilerliyoruz. Rio’dan önce kara parçası yok. Akşamın vakti birdenbire olağanüstü. Yoğun su donuklaşıyor biraz. Gök gevşiyor. Ve en büyük yatışma saatinde, yüzlerce domuzbalığı sudan yüze vuruyor, bir süre oraya buraya gidip geliyor, ardından insansız ufka doğru çekip gidiyorlar. Onlar uzaklaşınca, ilkel denizlerin sessizliği ve sıkıntısı ortaya çıkan. Akşam yemeğinden sonra geminin baş tarafına, denizin karşısına geliyorum yeniden. Deniz görkemli, ağır ve nakışlı. Rüzgâr, artık enginliğini bile tasavvur etmediğim alanları gezip dolaştıktan sonra, karşıdan gelip hoyratça yüzümü kırbaçlıyor. Kendimi, yalnız ve biraz yitik, sonunda hoşnut ve şu bilinmeyen geleceğin, sevdiğim şu büyüklüğün karşısında, yavaş yavaş güçlerimin yeniden doğduğunu duyumsarken buluyorum. 


...

Uykusuzluk gecesi. Bütün gün oyuk bir baş ve boş bir yürekle dolaşıyorum. Deniz kötü. Gök kapalı. Güverteler terk edilmiş. Hem zaten, Dakar’dan bu yana artık yalnızca yirmi kadar yolcuyuz. Bugün denizi betimleyemeyecek kadar yorgunum.

...

...ay’ı ve boyuna kendisine doğru yol aldığımız Güneyhaçı takımyıldızını seyretmeye, geminin baş tarafına kaçıyorum. Şu güney göğünde ne denli az yıldız bulunduğu ve olanların da neredeyse solgunluğu karşısında şaşırıyorum. Karınca gibi kaynayan bizim Cezayir gecelerini düşünüyorum.
Uzun zaman denizin karşısında kalış. Bütün çabalarıma ve uslamlamalarıma karşın, artık nedenini bile anlamadığım şu hüznü dağıtamıyorum. 


Nietzsche: Ama deniz bile ona yeterince yalnız görünmedi . . 

Kumsallardaki denizi hep sevdim. Ve sonra gençliğimin ıssız kumsallarında, çalışmalarım hızla çoğaldı. Artık yalnızca, kıyıların varlığının  kuşku uyandırdığı,  okyanusların çevresini seviyorum. Ama bir gün, yeniden, Brezilya kumsallarında, benim için en büyük sevincin yalnızca, dalgaların ıslıklarıyla çınlayan, bir ışıkla karşılaşılan, ayak basılmamış bir kumun üzerinde yürümek olduğunu anladım.

Yazmak, en derin sevincim. Dünyayı kabul etmek ve tadını çıkarmak -ama yalnızca yoksunlukta. Kendimin karşısında çıplak kalmayı beceremeseydim kumsalların çıplaklığını sevmeye layık olamazdım.

Denizde günler,  mutluluk gibi hep birbirine benzeyen.

Stevenson'un sözünü ettiği, şu unutuşa başkaldıran, anıya başkaldıran yaşam...


"Özgürlük, denizin bir lütfudur." Proudhon.

Denizin karşısındaki kumullar -ılık tan vakti ve henüz kara ve hüzünlü olan ilk dalgaların karşısındaki çıplak bedenler. Su ağır. Beden suya dalıyor ve güneşin ilk ışıklarıyla kumsalda koşuyor. Kumsaldaki tüm yaz sabahlarının, dünyadaki ilk yaz sabahlarıymış gibi bir halleri var. Tüm yaz akşamları da, dünyanın sonunun ciddi ifadesini takınıyorlar. Deniz üstündeki akşamlar sınır tanımıyordu. Kumulların üstündeki güneşli günler bunaltıcıydı. Öğleden sonra saat ikide, yakıcı kumların üzerinde yüz metre yürüyüş baş döndürüyor. Birazdan, yere düşebilir insan. Bu güneş öldürecek. Sabah, sarı kumulların üzerindeki esmer bedenlerin güzelliği. Oynaşan ışıkta, bu oyunların ve bu çıplaklığın korkunç masumiyeti.

Gece, ay kumulları aklaştırır. Geceden biraz önce, akşam, tüm renkleri ortaya çıkarır, koyulaştırır ve daha sertleştirir. Deniz lacivert, yol kızıl, pıhtılaşmış kan rengi, kumsal sarı. Yeşil güneşle her şey kaybolur ve kumullar ayla ışıldar. Bir yıldız yağmuru altında, sınır tanımayan mutluluk geceleri. Neye sarılır insan, bir bedene mi yoksa ılık geceye mi? Ve, şimşeklerin kumullar boyunca koşuştuğu, solduğu, kumların üstüne ve gözlerin içine turuncu ya da beyazımtırak ışıltılar yerleştirdiği bu fırtınalı gece. Bunlar unutulmaz düğünlerdir. Yazılabilecek olan: Sekiz gün boyunca mutlu oldum.





*
Albert Camus
YAZ

Zagreus ve Mersault'nun Diyalogu (Mutlu Ölüm'den)

'Yorgun görünüyorsunuz," dedi Zagreus.

Mersault utanarak, "Evet, canım sıkılıyor," diye yanıt verdi yalnızca.

Bir süre sonra kalktı, pencereye doğru yürüdü ve dışarıya bakarak ekledi:

"Evlenmek, intihar etmek ya da İllustration’a abone olmak istiyorum.
Umutsuz bir davranış yani."

Öteki gülümsedi:

'Yoksulsunuz, Mersault. Bıkkınlığınızın yarısı buna dayanıyor. Öteki
yarısıysa yoksulluğu saçma bir biçimde kabul etmenize."

Mersault hep sırtı ona dönük oturuyor ve rüzgâr altındaki ağaçlara
bakıyordu. Zagreus eliyle bacaklarını örten örtüyü sıvazlıyordu.

"Biliyorsunuz. Bir adam her zaman gövdesinin gereksinimleriyle
ruhunun istekleri arasında sağlayabildiği dengeyle değerlendirilir. Siz...
siz kendinizi kötü değerlendirmektesiniz, Mersault. Kötü yaşamaktasınız.
Barbarca." Başını Patrice’e çevirdi: "Araba kullanmayı seviyorsunuz, değil mi?

- Evet.

- Kadınları da seviyorsunuz?

- Güzellerini.

-İşte demek istediğim bu." Zagreus ateşe döndü.

Bir süre sonra: "Bütün bunlar..." diye başladı. Mersault döndü,
ardında esneyen camlara dayanarak tümcenin sonunu bekledi. Zagreus
susuyordu. Erkenci bir sinek camda titreşiyordu. Mersault geriye döndü,
sineğin üzerini eliyle kapattı, sonra serbest bıraktı. Zagreus ona
bakıyordu, sonra duraksayarak, şöyle dedi:

"Ciddiyetle konuşmasını sevmiyorum. Çünkü o zaman konuşulabilen
tek şey oluyor: Yaşamını doğrulama. Ama ben... ben gözlerimin önündeki
kesik bacaklarımı doğrulayacak, haklı çıkaracak bir şey göremiyorum.

- Ben de," dedi Mersault geriye dönmeksizin.

Zagreus‘un diri gülüşü patladı birdenbire. "Teşekkür ederim. Bana
hiç yanılma payı bırakmıyorsunuz." Ses tonunu değiştirdi: "Ama katı
olmakta haklısınız. Yine de size söylemek istediğim bir şey var." Ve
ciddiyet içinde sustu. Mersault gelip onun karşısına oturdu.

"Dinleyin, diye yeniden başladı Zagreus ve bana bakın. Helaya
gitmeme yardım ediyorlar. Sonra kıçımı yıkayıp kuruluyorlar. Daha da
kötüsü, bunun için birilerine para ödüyorum. Ve onca inandığım bir
yaşamı kısaltmak için hiçbir girişimde bulunmayacağım. Daha kötüsünü
de, körlüğü, dilsizliği, düşünebileceğiniz her şeyi kabul ederdim; yeter ki
içimde yalnızca o yoğun ve coşkun yalımı duyayım, yani kendi varlığımı,
yaşayan beni! Hâlâ yaşamama izin verdiği için yaşama teşekkür etmeyi
düşünürüm yalnızca." Biraz soluksuz kalan Zagreus, arkaya kaykıldı.
Şimdi görülebilen yeri çok azdı, örtülerin çenesi üzerinde bıraktığı
morumsu bir yansıma yalnızca. Şöyle dedi o sırada: 

"Size gelince Mersault, haydi haydi, bu gövdenizle, biricik göreviniz, yaşamak ve mutlu
olmaktır.

- Beni güldürmeyin, dedi Mersault. Sekiz saat büroda çalışarak mı?

Ah bir özgür olsaydım!"


Badem Ağaçları


Ben Cezayir’de otururken, kış konusunda hep sabırlı davranırdım, çünkü, bilirdim ki, bir gecede, soğuk ve arı tek bir şubat gecesinde, Consuls Vadisi’nin badem ağaçları ak çiçeklerle kaplanacaktı. Sonra bu cılız karın tüm yağmurlara ve deniz yeline dayandığını görüp hayran kalırdım. Gene de her yıl direnirdi, ancak meyvesini hazırlamaya yetecek kadar.

Bu dünya mutsuzluklarla zehirlenmiş, üstelik bundan hoşlanır gibi. Nietzsche’nin ağırlık ruhu dediği şu derde düşmüş tümüyle. Ona el vermeyelim. Tine ağlamak boşuna, onun için çalışmak yeter.

 Ama tinin fethedici erdemleri nerede? Yine aynı Nietzsche ağırlık ruhunun can düşmanları olarak sıralamıştı bunları. Ona göre, bunlar bilgenin kişilik gücü, beğenisi, “dünya”sı, klasik mutluluğu, çetin gururu, soğuk yetingenliğidir. Bu erdemler her zamankinden çok daha fazla gerekli ve herkes kendine uygun düşeni seçebilir. Ne olursa olsun, başlatılmış savaşın büyüklüğü karşısında, kişilik gücü unutulmamalı. Seçim kürsülerinde kaş çatmalarla, tehditlerle bir arada gideninden söz etmiyorum. Aklığın ve özsuyun erdemiyle tüm deniz yellerine dayananından söz ediyorum. 

Dünyanın kışında meyveyi hazırlayacak olan güçtür o.


*
Albert Camus
YAZ

VOLAT IRREPARABILE TEMPVS




Yalnızlık


Yalnızlığın zorlukları bütünüyle incelenecek.


"Uygulamada" çözümlenmesi gereken büyük sorun: Yalnız
ama mutlu olunabilir mi sorunu.


Yalnızlık, zenginlerin lüksü.


Tutkularıyla yaşamak onları denetim altına almayı gerektirir.



'Bengi dönüş', acıdan hoşnutluk duyulduğunu varsayar.


Bazı insanların yalnızca sıradan olmak için aşırı bir güç
harcadığını hiç kimse düşünmez.



Gözlendiğinde, zaman hızlı ilerlemez. Gözetim altında tutulduğunu
hisseder. Ama zaman, bizim dalgınlıklarımızdan yararlanır.
Belki de iki zaman vardır, gözlenilen zaman ve bizi değiştiren
zaman.


Trajedi, yalnız olmak demek değil, yalnız olunabilir demektir
Bazen, insanların evreniyle bir araya gelmemek için, dünyaya
her şeyi verebilirim . Ama, bu evrenin bir parçasıyım ve en
büyük cesaret, evreni ve onunla birlikte trajediyi kabul etmektir


Özgürlük, gelecek umudu değildir. O, şu andır ve insanlarla
ve şu andaki dünyayla uyumdur.


KENDİ ŞARKIM









Bu kısa ve amatör işi video Whitman'ın, bu yeryüzü ermişinin çıplaklık üzerine yazılmış en değerli metinlerden biri olduğunu düşündüğüm bir yazısından yola çıktı:

kaotikbenlik.blogspot.com/2018/04/Doğa'da Çıplak

Ve Whitman'a ait olduğu düşünülen, Thomas Eakins tarafından çekilmiş çıplak fotoğraflarından cesaret aldı.

https://kaotikbenlik.blogspot.com/2018/05/ww.html

Ve iki koca yürekli kişiye adandı.

 Üzerine çok da düşünmeden çektiğim doğaçlama bir çalışmaydı ve ancak böylelikle var olabildi.


Bir öğle üzeri ormanın kıyısındaki ıssız bir sahile gittim; bütün giysileri attım üzerimden ve yalnız kendimle baş başa orada, çırılçıplak dolaştım, denize girdim ve Walt Whitman şiirleri okudum.


Bu filmi Whitman'dan ve onun felsefesinden ayıramam, böylelikle ancak Whitman etkisiyle var olabildiğini de iddia edebilirim.




İçerdiği çıplaklık bir tür  put kurmaydı, en başta da kendi putlarımı, bu haliyle performansa yakındı, kayda almaksa başından beri aklımdaydı.

Çimen Yaprakları'nı filmsel bir dille (kaygıyla) ele almak (üstelik çok küçük bir seçkiden, Memet Fuat çevirilerinden yola çıkarak), bu metinleri daha iyi görmemi sağladı. Doğa, din, cinsellik, ölüm.. vb üzerine ayıkladığım bu metinler, hepsi bir arada çıplaklığımı imliyordu, ya da bütün bunlar, hepsi, bir arada, ölümün imleyenleriydi. Evet, her neyse...

Bir önemi var mı, yok, sadece ilginç (ve cesur) bir film olmakla yetinecek, ama belki Whitman üzerine yapılmış queer çalışmalara (varsa) eklemlenebilir.

Yaşama Aşkı


İçinde dünyanın yüzünün gülümsediği bu kristali bir devinim çatlatabilirmiş gibi geliyordu bana. Bir şey bozulacak, gökteki kuş kümesi ölecek, her biri açılmış kanatlarının üzerinde ağır ağır düşecekti. Bir göz aldanmasına öylesine çok benzeyen şeyi, yalnız sessizliğimle kımıltısızlığım akla yakın kılıyordu. Oyuna katılıyordum. Aldanmadan, görünüşlere bırakıyordum kendimi. Yaldız yaldız bir güzel güneş, manastırın sarı taşlarını tatlı tatlı ısıtıyordu. Bir kadın kuyudan su çekiyordu. Bir saate, bir dakikaya, bir saniyeye kadar, belki hemen şimdi, her şey yıkılabilirdi. Gene de mucize sürüyordu. Dünya sürüp gidiyordu, utangaç, alaylı ve saygılı. Bir denge sürüyordu, kendi sonunun tüm kuşkusuyla renkliydi gene de.

Tüm yaşama aşkım buradaydı işte: belki de elimden kaçacak olana karşı sessiz bir tutku, bir alevin altında bir acılık.  Yaşama umutsuzluğu yoksa, yaşama aşkı da yoktur.








***

Cafe Quartet'te niye hiç Smiths çalmaz?



Yıkıntılar Arasında

"Havanın bu ışıl ışıllığı, göğün bu verimliliği altında,
insanların tek ödevi, yaşamak ve mutlu olmak gibi görünüyordu. "



Hiçbir şeyi dışarıda bırakmamaktan ve kırılasıya gerilmiş bir ipi ak ve karayla örmeyi öğrenmekten başka ne dileyebilirim? (...) Ama var olanın bir yanından el çekilirse, var olmaktan da el çekmek gerekir; öyleyse ya yaşamaktan vazgeçmeli, ya da "vekaleten" sevmekten başka türlü  sevmeli. Böylece yaşamın hiçbir şeyini yadsımadan bir yaşama istenci vardır, bu şu dünyada benim en çok saydığım erdemdir. En azından, arada bir bunu uygulamış olmak istediğim doğrudur. 

Tel örgüleri ona bakarak geçip yıkıntılar arasına giriyorum en sonunda. Ve aralığın şanlı ışığı altında, tamı tamına bulmaya geldiğimi ve zamana ve dünyaya karşın, bu ıssız doğada bana, gerçekten yalnızca bana sunulmuş olanı buldum, yaşamda yalnız bir iki kez olabilirdi böylesi, bundan sonra da insan isteğine kavuştuğunu düşünebilirdi. Her yanına zeytinler saçılmış pazaryerinden, aşağıda köy görünüyordu. Hiç bir gürültü gelmiyordu buradan; duru havada hafif dumanlar yükselmekteydi. Deniz de susuyordu, kıvılcımlar saçan, soğuk bir ışığın kesintisiz akışı altında soluğu kesilmişti sanki. Günün kırılgan şanını Chenoua’dan gelen bir horoz sesi kutsuyordu yalnızca. Yıkıntıların bulunduğu yanda, gözün uzanabildiğince uzaklarda, billursu havanın saydamlığında yalnızca çiçek bozuğu taşlar ve pelinler, ağaçlar ve kusursuz sütunlar görünüyordu. Öyle görünüyordu ki, hesaplanması olanaksız bir an için sabah donmuş, güneş durmuştu. Bu ışık ve sessizlik içinde, azgınlık ve gece yılları ağır ağır eriyordu. Sanki uzun zamandır durmuş yüreğim usul usul yeniden çarpmaya başlıyormuş gibi, içimde neredeyse unutulmuş bir sesi dinliyordum. Şimdi uyanmış, sessizliği oluşturan ayrımsanmaz sesleri birer birer tanıyordum: kuşların kesintisiz sesi, kayalıkların dibinde denizin hafif ve kısa iç çekişleri, ağaçların titreşimi, sütunların kör şarkısı, pelinlerin, ürkek kertenkelelerin hışırtısı. Bunu işitiyordum, içimde yükselen mutlu dalgaları da dinliyordum. Bana öyle geliyordu ki, en sonunda, hiç değilse bir anlığına, limana gelmiştim ve bu an bundan böyle hiç bitmeyecekti. Ama az sonra gözle görülür biçimde güneş bir basamak yükseldi. Bir karatavuk kısa bir giriş yaptı, hemen arkasından da dört bir yandan, bir güç, bir sevinç, şen bir uyumsuzluk, sonsuz bir kendinden geçişle kuşların şarkısı patladı. Gün yeniden yürümeye başladı. Akşama dek taşıyacaktı beni.

Ayvalık Adaları Tabiat Parkı

(Ayışığı Manastırı yolunda)

Tolstoy:
  "Yalnızca, yaşam sarhoşuyken yaşanabilir." Itiraf


Aynı dönemde: "Ben yaşam delisiyim . . . Bu, yaz demektir, tadına doyulmaz yaz . . . "


Güneşli denemelere başlık: Yaz. Güney. Şenlik.


Düğün'den sonra. Yaz. Senlik - Futbol;- Tipasa;  -Yunan adaları - Kuzey yeli - Bedenler - Dans - Sonsuz sabah.

Yeğlediğim on sözcük sorusuna yanıt "Dünya, acı, toprak, anne, insanlar, çile , onur, yoksulluk, yaz, deniz."


Hölderlin. Empedokles'in ölümü.
a.g. "Ama sen, duru bir gün için doğdun."

*
Defterler
Albert Camus

Güneş


Sabah güneşinin altında, uzamda ağır ağır büyük bir mutluluk salınmakta.

(Düğün / sf. 18)


Nihilimimizin en karanlık noktasında, yalnızca bu nihilizmi aşmanın nedenlerini aradım. 

Ayrıca erdemle, ender bir ruh yücelişiyle de değil, içinde doğduğum ve içinde, binlerce yıldan beri, insanların acıda bile yaşamı selamlamayı öğrendikleri bir ışığa içgüdüsel bağlılığımla.

Aiskhylos sık sık umutsuzluk vericidir; gene de, parıldar ısıtır. Evreninin ortasında bulduğumuz şey, cılız anlamsızlık değil, gizilgüç yani gözümüzü kamaştırdığı için zor çözdüğümüz anlamdır. Aynı biçimde, Yunanistan’ın bu kurumuş yüzyılda hâlâ yaşayıp da kendisine yakışmayan ama kendisine inatla bağlı oğulları da tarihimizin ateşini katlanılmaz bulabilirler ama sonunda gene de katlanıyorlar, çünkü onu anlamak istiyorlar. Kara da olsa yapıtımızın odağında tükenmez bir güneş parlıyor, bugün ovalar ve tepeler arasından seslenen güneş.


Güneş dalgaları göğün doruğundan düşüp çevremizde, kırda, sertçe sekiyor. Bu gümbürtüde her şey susuyor ve, orada, Le Luberon durmamacasına dinlediğim koca bir sessizlik kitlesinden başka bir şey değil. Kulak veriyorum, uzaklarda bana doğru koşanlar var, görünmez dostlar beni çağırıyor, sevincim büyüyor, yıllar öncekinin aynı. Yeniden, mutlu bir gizlem her şeyi anlamama yardımcı oluyor.


Dünyanın uyumsuzluğu nerede? Bu ışıldama mı, yoksa yokluğunun anısı mı? Belleğimde bunca güneş varken, nasıl oldu da zarımı anlamsızlıktan yana atabildim? Çevremdekiler şaşıyor buna; ben de şaşıyorum bazı bazı. Onlara da, kendime de güneşin bunda bana yardımcı olduğu ve ışığının, çok yoğun olması sonucu, evreni ve biçimlerini karanlık bir göz kamaşmasında dondurduğu yanıtını verebilirdim. Ama aynı şey başka türlü de söylenebilir ve ben, benim için her zaman gerçeğin aydınlığı olmuş olan bu ak ve kara aydınlıkta, ayrımlarına inilmeden konuşulmasına katlanamayacak ölçüde iyi tanıdığım bu uyumsuzluk konusunda düşündüklerimi açıklamak isterdim yalnızca. Nasıl olsa, ondan söz etmek bizi gene güneşe getirecek.

*
Albert Camus
YAZ