Fotoğraf Tarihine Bir Bakış

Fotoğraf, ilk kez 20. yüzyılın başında bir sanat biçimi olarak kabul edildi. "Resimser’ terimi odak noktasını yumuşatıp sepya tonları kullanılarak ayarlanan ve bir resim görünümüne yaklaştırılan fotoğrafları tanımlamak için kullanılıyordu. Fotoğrafı, gerçeği betimleyen ve natüralizm barındıran bir sanat formu olarak tanımlayan Amerikalı ve Avrupalı fotoğrafçılar eserlerini sergilemek için çeşitli topluluklar kurdular. Bu topluluklardan biri olan Newyork Fotoğraf Kulübünün öncülerinden Alfred Stieglitz (1864-1946), 1899’da ilk tek kişilik sergisini açtı. Ancak Stieglitz sergiden memnun kalmamıştı çünkü o dönemlerde bu sergilere fotoğrafçılardan çok ressamlar geliyor ve çalışmaları hayli eleştiriyorlardı. Bu sebeple, Stieglitz, yalnızca fotoğrafçıların beğenisine sunulacak bir sergi açma kararı verdi. Foto-Sezesyon adını verdiği bir grup kurdu ve 1902'de, New York Ulusal Sanat Kulübü'nde, çok beğenilen bir sergi düzenledi. Üç yıl sonra ise fotoğrafçı arkadaşı Edward Steichen (1879-1973) ile “FotoSezesyon'un Küçük Galerileri" adını verdikleri bir galeri açtılar. Galeri, daha sonra Beşinci Cadde'deki 5th Avenue) kapı numaraları olan "291" adıyla anılmaya başladı. Burada çığır açacak bir iş yaparak modernist resim ve heykellerin yanında fotoğrafları da sergilediler. Stiegltz, Steichen'in eserlerinin tanınmasına yardımcı oldu ve ikili, yakın dost oldular.

Edward Steichen. The Flatiron, 1904

Steichen de bu yeni sanat formunun öncülerindendi. New York'taki Flatiron Binasını gösteren çalışmasını, ışığa maruz bırakılmış pigment katmanları kullanarak el ile işlemişti. Bu katmanlar, ışığa duyarlı akasya zamkı ve potasyum bikromattan oluşuyordu. Bu teknik, renkli fotoğraf icat edilmeden önce renkli bir fotoğraf görünümü elde edilmesine yarıyordu ve fotoğrafa resimsel bir özellik katmaktaydı. Alacakaranlıkta çekilen bu fotoğraf, puslu ışığı ve nehir kıyısının atmosferiyle Whistler'ın resimlerini andırıyordu. Kompozisyon ise sanki bir Japon tahta baskısından esinlenilerek yapılmıştı.

 Stieglitz - The Steerage

Stieglitz, NewYork'tan Almanya'ya gitmek üzere yola çıkacak bir geminin birinci sınıf ve avam yolcularını gösteren Güverte isimli fotoğrafıyla tüm sanatsal tabuları yıkmıştı. Fotoğrafta zengin-fakir ayrımını gösteren kentsel içeriğe ve köşeli şekillere yer verilmiş olması, Resimselci yaklaşımın natüralizminden Kübizme doğru geçişini ilan ediyordu.

Birinci Dünya Savaşı'nın ardından sanatçılar, makineleşmeyi ve hızı vurgulayan yaklaşımları benimsediler. Modernizm, yakın çekimlerde kesin ve net çizgileriyle keskin resimler yakalayan Avrupa, ABD ve Japonya'daki sanatçıların eserlerinde açıkça görülebilmekteydi. Birleşik Devletler'de, Stieglitz'in yetiştirdiği Paul Strand (1890-1976), form ve hareketi vurgulayan soyut bir anlayışla kentsel alanlar ve manzaraların fotoğraflarını çekti. Strand, 1930'lu yıllarda fotoğrafı sosyal reformu teşvik etme aracı olarak gören New York Fotoğraf Birliği'nin bir üyesiydi. Fotoğraf Birliği'nin diğer üyeleri arasında Edward Weston (1886-1958) ve Ansel Adams (1902-84) da vardı. Bu sanatçılar, 1932'de, ortak amacı resimselliğe meydan okumak olan bir grup fotoğrafçının oluşturduğu Grup f/64'ü kurdular.

Edward Weston
Saf fotoğraf tarzını savunan sanatçılar, herhangi bir manipülasyon olmadan hayatı olabildiği kadar gerçekçi bir biçimde fotoğraflamayı hedefliyordu. Alan derinliğine sahip bu görseller manzara fotoğrafçılığını geliştirdi ve Resimselciliğin yumuşak odak özelliği, Weston'ın Lahana Yaprağı adlı fotoğrafında görülen yoğun ayrıntıların ve organik formların yer aldığı fotoğraflara doğru ilerleyen bir değişimin habercisi oldu.

Sosyal bir yorum olarak fotoğraf sanatı 1930'lu yıllarda oldukça yenilikçi bir türdü ancak günlük yaşamı fotoğraflamak henüz yaygınlaşmamıştı. 1930'lu yıllarda hafif kameraların ortaya çıkması fotoğrafçıların daha spontan fotoğraflar çekmesine imkân verdi. Bu durum Fransız fotoğrafçı Henrî Cartier-Bresson'un (1908-2004) St. Lazare Gart’nın Arkasında (1932) gibi İmgeler yaratmasını sağladı. Brassaî (1899-1984) adıyla bilinen foto muhabiri Gyula Halasz Lse Morris Sutunu gibi çalışmalarıyla Paris sokaklarının ruhunu yansıtıyordu.



kaotikbenlik.blogspot.com.tr/2016/06/st-lazare-garn-arkasnda-1932



Bu çalışmalar, puslu ve loş ışıklarla aydınlatılmış bir fon önünde duran yalnız adam imgesiyle kentin gece hayatının yalıtılmışlığını vurguluyordu. Brassai'nin eserlerinin çoğu, sanatçının geceleri Montparnasse sokaklarını gezerken fotoğraflarını çektiği hayat kadınlarını, sanatçıları ve suçluları içeriyordu. Halazs, Paris de mit (Karanlık Çökünce Paris) adlı fotoğrafı 1933’te yayımladı ve Henri Toulouse-lautrec’in 19. yüzyılda Paris’in yoksul yaşamını gözler önüne serdiği resimlerine gösterilen tepkinin bir benzerini aldı.

Sokak fotoğrafçılığı, belgesel fotoğrafçılığın sınırlarını genişletti. Weegee (1899-1968) olarak bilinen Avusturyalı Usher Fellig, New York’lu gangsterleri, sarhoşları, dövuşçüleri, kentte yaşanan araba kazalarını, yangınları ve cinayetleri kayda geçirerek, kamerasının lensini ürpertici sahnelere odakladı. Polis ve itfaiye birimlerinin raporlarını gözlemledi ve İzindeki Polis 344 Brome Sokağı’nda Tetikçiyi Öldürdü (1942) gibi fotoğrafları çektiği suç mahallerine gitti. Polise direnen Andrew izzo'nun cansız bedenini gösteren fotoğraf, vahşeti tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu ve film noir sahnelerinden çıkmış gibiydi.

kaotikbenlik.blogspot.com.tr/2013/01/smile-weegee

Brassai, İngiliz fotoğrafçı Bill Brandt’ı (1904-83) hayli etkilemişti. Brandt, Büyük Buhran döneminde Savaş Bakanlığı tarafından fotoğraf çekmekle görevlendirilmişti ve bu görev sebebiyle çektiği fotoğraflar İngiliz fotoğrafçılığında büyük bir değişim yaşanmasına neden oldu. Evdeki İngiliz (1936) adlı kitabı ise aristokrasinin zevk ve safa içinde geçirdiği zaman ile işçi sınıfının günlük mücadelesi arasındaki zıtlığı ortaya koyuyordu. Brandt, kariyerinin ilerleyen yıllarında manzara fotoğraflarına, portrelere ve nü kompozisyonlara yoğunlaşarak fotoğrafta ışık ve kontrast hakkında deneysel çalışmalar yaptı. Nülerin Perspektifi (1961) adlı, kendi imzasıyla yayımladığı bir dizi fotoğraftan oluşan seri, ara tonları ve detayları kullanmadan yüksek kontrast ile çekilmişti. Brandt’in, Doğu Durham’da Maden İşçileri (1937) adlı fotoğrafı gibi kuzey sanayi bölgesinde çektiği fotoğraflar, belgeselci üslubun teması ile sosyal vicdan ve Modernist estetik yapıyı nasıl bir araya getirdiğini göstermekteydi. Belgesel fotoğraf türü henüz gelişme aşamasındayken Brandt, foto muhabir olarak çalışıyordu; bu türün ortaya çıkmasına hafif kamera teknolojisi yardımcı olmuştu. Ancak 1938’de İngiltere’de çıkan Fotoğraf Postası ve 1936’da Amerika’da basılan Life dergisinin yenilenmesiyle artık yeni nesil fotoğrafçıların çalışmalarının popüler gazeteler dışında da yayımlanabileceği anlaşılmış oldu.


http://kaotikbenlik.blogspot.com.tr/2013/02/perspective-of-nudes-bill-brant.html

Büyük Buhran döneminde, diğer dallarda eserler veren sanatçılar gibi fotoğrafçılar da sosyal sorunlarla ilgilenmeye başladı. Fotoğraf Birliği, sanatçılara karanlık oda olanağı ve teknik destek sundu. Aralarında Dorothea Lange’ın (1895-1965) da bulunduğu birliğin pek çok üyesi tanınmaya başladı, Lange'ın Beyaz Melek Ekmek Kuyruğu (1932) gibi evsizleri ve işsizleri ele aldığı dokunaklı fotoğrafları ekonomik krizi daha insani bir bakış açısıyla gözler önüne seriyordu. Sanatçı, ayrıca, 1935’ten 1944 yılına kadar işletilen Çiftlik Güvenlik İdaresi’nde belgesel nitelikli fotoğraflar çekerek çiftçilerin kötü koşullarını ve taşradan göç eden işçilerin durumunu kaydetti. Yoksul Göçmen Kadın ve Çocukları adlı fotoğrafı Kaliforniya’nın Nipomo kentinde çekilmişti ve iki çocuğuyla birlikte sefalet içinde yaşayan, bezelye toplayarak geçimini sağlayan bir kadını gösteriyordu. Lange’ın yoksullukla mücadele eden insanları merkez alan fotoğrafları çağın üslubunu belirledi ve gelecek nesillerin belgesel fotoğrafçıları üzerinde de etkili oldu.
1930’lu yıllarda Amerikan Vougueve Harper's Bazaar gibi moda dergilerinin popülerliği arttı. İlk moda fotoğrafçılarından biri olan Richard Avedon (1923-2004) fotoğraflarına duygu ve dinamizm kazandırarak sektörde devrim yaptı. Moda fotoğrafçılığı ve sanat arasında sık sık etkileşimler yaşandı. İngiliz fotoğrafçı Cecil Beaton (1904-80), moda fotoğrafları kadar yenilikçi portre fotoğraflarıyla da itibar kazanmaya başlamıştı. Sanatçı, Salvador Dali (1904-89) ve Man Ray (1890-1976) gibi Sürrealizm temsilcilerine çok şey borçluydu. Sanatçının -yakın çekim kompozisyonlarına ek olarak- klasik heykelsi figürleri, parlak kumaşlar ve kâğıt parçalarını kullanma biçimi de sürrealist etkiler taşıyordu.

İkinci Dünya Savaşı, foto muhabirlerin savaş muhabiri olmasına yol açtı. Macar Robert Capa (1913-54) da İspanyol İç Savaşı'nda savaş muhabiri olarak yetişti ve Vurulan Asker: Kral Yandaşı Askerin Ölüm Anı adlı fotoğrafla adını duyurdu. Çok ünlü olmasına rağmen tartışmalara yol açan fotoğraf, vurulduktan sonra arkaya doğru düşen bir askerin ölüm anını gösteriyordu. Fotoğrafın aslında kurgu olduğu ancak askerin poz verirken gerçekten vurulduğu söylentisi ortalarda dolaşmaya başladı. Capa'nın fotoğraf sanatına kazandırdığı diğer bir yenilik ise 1947'de kurucularından biri olduğu Magnum Fotoğraf Ajansı’ydı. Bu topluluk, fotoğrafçıların editörlerinin istediği değil, kendi istedikleri konuda, kendi tarzlarıyla fotoğraf çekmeleri gerektiği fikrini öne sürüyordu. Capa, Birinci Hindi-çin Savaşı'nı fotoğraflarken elinde kamerasıyla bir kara mayınına basarak 1954’te yaşamını yitirdi. Magnum Ajansı ise bir milyondan fazla fotoğraftan oluşan arşiviyle dünyadaki olayları kaydetmeye hâlâ devam etmektedir. 

Carol King

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder