AHMET OKTAY’IN ‘GERARD DE NERVAL ŞİİRİ’


Ramis Dara‘ya


Freud, sanatçılığı nevrotik durumla ilişkilendirir. Sanatçı elde edemediği zenginlik, statü, ün gibi geçerli değerlerin yerini, sanatı sayesinde elde ettiği ‘tuhaf bir saygınlık’la dengeler. Orhan Pamuk da aşağı yukarı benzer duruma işaret eder: Yazma eyleminin temelinde kadınların beğenisini kazanma isteği vardır.

Ahmet Oktay’ın ‘Gerard Nerval’ şiiri çağdaş şiirimizin en büyük şiirlerinden biri; keşke bu şiir diğer dillere de taşınabilse… Dünya şiirini taçlandıran şiirlerden biri olurdu. Ahmet Oktay’ın bu şiiri nevrotik durumdan çok p s i k o z / s a n a t ç ı ilişkisini kuşatan bir şiir. “Akıl ürünleri delilikten de çıkar” saptamasıyla Oktay, bir yerde şizofrenlerin sanatsal süreçteki paradoksuna radarını tutar. Belli bir ölçüde yapıtlarında psikozunu dışlamayı başarır şizofren sanatçı. Ferit Edgü, yıllar önce ‘Milliyet Sanat’ dergisinde kaleme aldığı bir yazıda, şizofreniyi olumlu ve özel bir durum olarak nitelendirir: 

“Şizoidler ve şizofrenler sanat harikaları yaratırlar.”

Yazı, şiir ve denemelerinden yaptığım çıkarsamaya göre Oktay intiharı, özellikle sanatçı intiharını bir ret, başkaldırı, bir varoluş biçimi olarak yorumlar. İntiharın, sanatçının ününü artıracağı, ölümünden sonra yapıtlarına artı bir değer kazandıracağı beklentisi, ya da ‘Ret’ sözcüğünün içerdiği bir seçim olmadığını, intiharı deneyen ve son anda kurtularak hayata yeniden merhaba diyen ve bu dönüşten memnun ve mutlu olan biri olarak, kendi deneyimimden biliyorum. Nitekim Pavese, “Bir kadına duyulan aşk yüzünden öldürmez kişi kendini” diyerek çaresizlik ve yalnızlığın bu eylemi tetiklediğini savunur. Sartre da Ahmet Oktay gibi düşünüyor: 

“İnsan gerçeklerden kaçarken yazarlığa, keşişliğe, deliliğe, ölüme sığınabilir.”

Nerval


“Tek giysim vebalı ışıklarla melânkoli / Bir retse bile kurtulmak istemem yazgımdan “ Çoğu akşam Safranbolu’da, Bağlar’dan Kıranköy’e doğru yürürken, vebalı ışıklar saçan sokak lâmbalarına bakıp Dranas’ın tümü ezberimde ‘Olvido’ şiirini, melankolinin taşkın denizinin uğultuları içinde, kayıp bir hayatın ağıtıymışçasına yüksek sesle okurum… “Artık olmayacak baharlar içinde” dizesi, Rilke’nin ‘Malte Laurids Brigge’nin Notları’ romanındaki “Hakiki tesellinin ancak saadet iyice geride kaldıktan ve bir daha gelmemecesine geçtikten sonra geleceğini anlıyordu” cümlesi gibi içimi acıtır.

Cezmi Ersöz‘ün ‘Şehirden Bir Çocuk Sevdin Yine’ adlı şiir kitabındaki “Siz uyumlu şizofrenler / Hüzünlü benciller” dizelerindeki bencil şizofrenler uyumlarını, yıllar önce Ramis Dara’nın tanımladığı ‘Selüloz manyağı’ olmalarına borçlu; hayatı bütünüyle ıskalamamayı . 

Ahmet Oktay’ın şiirinde “Ulaşır mı yaralı hayvanlar gibi bağırsam / Sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine” dizelerinin, korunma ve destek ihtiyacı gibi ağır bir bireysel problematiği yaşayan şizofrenleri anlattığını düşünüyorum. Çoğu zaman şizofreni gibi bireysel sorun ve sarsıntılar toplumu, başkaları’nı ilgilendirmiyor. Albert Camus, “Bireysel sarsıntılar başkalarını ilgilendirmez” görüşünde. Batılı insanın ontolojik yalnızlığını daha çok yaşamaya başladığımız günümüz vahşi kapitalizm dünyasında, insanî değerler aşınıyor, merhamet duygumuz köreliyor. Duygusal açıdan bir duygu küntlüğü yaşıyor günümüz insanı. On iki yıl önce Karabük’te yaşıyordum . Hayat benim için çok kötüydü. Gerçi o ‘Araf’tan kurtuldum. O yıllarda güvenli insanlara imreniyle bakardım. “Akıl
hastanelerinde, toplama kamplarında, hapishanelerde, işkence odalarında, insan ölüme karşı
aklın almadığı bir mukavemet gösterir, hayatın bütün realitelerini kıskanarak yaşamada inat
eder.” Rilke’nin hayata öncelik ve üstünlük tanıması mı bu?

Tehlikeli bir kavşaktadır sanatçı. Ölüme ve hayata karşı aynı mesafede durur.

Ahmet Haşim kentli entelektüel insanın daha kompleks bir ruh hâli olduğuna işaret eder. Sanatın, şiirin verdiği nadir mutlulukların, üstün yaşantıların, sanatçının acılarına karşılık bir ikramiye mi, amorti mi olduğu sorusunu sormuşumdur. Dış dünyanın insanı ayartan hedonizmine karşılık, dünyadan büyük olan yazı odamda tattığım mutsuz sevinçleri tercih ettim daha çok. Küreselleştikçe daha da karmaşıklaşan günümüz dünyasında, bana bir ağıt gibi geldi insanların kahkahaları. İnsanlar mutsuz, ama mutlu taklidi yapıyor. Burjuva sahte değerler dünyasında, suflörlerin söylediklerini söylememek. Bu, en önemli imtiyazı sanatçıların. “İçimizde bir oyuncu ve seyirci yaşasa da “

Nilgün Marmara için yazdığım : “adı Nilgün’dü / intihar karası bir kardeş / saçları
şelâleli bir amazon / içedönük güzel bir anarşist / ben de denedim / Marmara denizine parlak
bir yıldız gibi düşmeyi / uçurumlara uçurtmalara daha yakındım” dizelerini yazarken, Nilgün
Marmara’nın içindeki met cezri, ruhu çökerten o depremi hissettim.

Belki yüz sene sonra Ahmet Oktay olmayacak, beş yüz sene sonra Şekspir olmayacak, Hafız’ın adının anılmadığı günler gelecek! Bu, Zamana dair bu yanılsamadan tedirgin olurum; sürekli bir şimdiki zaman içinde yaşadığım yanılsaması…. Bu yanılsama çökertir beni. Yine de bu fâniliğe rağmen, bu gezegende uçurum kıyısındaki sanatçıların hayatı değil; intiharı reddetmeleri daha doğru diye düşünüyorum.

Bazen bir şair, bir entelektüel değil de Mehterler köyünde hiç okul yüzü görmemiş bir Türkmen çoban olarak, doğanın görkemli senfonisi içinde yaşasaydım diyorum.

 Yine de şaşırtıcı yaşantı zenginlikleri sunan, şehir denilen ‘altın piç’i reddedemiyor insan.

*
Hüseyin Avni Cinozoğlu
(d. 1955, Karabük - ö. 4 Eylül 2015, Zonguldak) 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder