Mezar Yazıtları

Genelde mezar yazıtları saçmadır, naiftir, hafiften mistiktir, ibret vericidir ya da melankoliktir. En yaratıcı olanları: 

"Et in Acardia ego" ("I too [was] in Arcadia"),

Et in Arcadia ego (Les Bergers d’Arcadie), late 1630s, Nicolas Poussin.
Ben de Arkadya'dayım (ölümü kastederek) ya da ben de bir zamanlar Arkadya'da yaşadım (mezardaki insanı kastederek)
Arkadya: Burada mistik bir ideal mekan olarak anlaşılmakta.

Nicolas Poussin - Et in Arcadia ego (premiere version)

Guercino - Et in Arcadia ego



Guercino - Et in Arcadia ego (detail)

ya da: 

"Yaşadı, yazdı, sevdi."  visse (yaşadı) scrisso (yazdı) amô (sevdi)...


Stendhal'ın mezar taşına yazılmasını istediği sözler:  visse (yaşadı) scrisso (yazdı) amô (sevdi).  Ben Zweig’in o olağanüstü yaşamöyküsünden öğrenmiştim, bunun kalıtçılarının bir haksızlığı olduğunu. Stendhal’in mezartaşına yazdırmak istediği, VISSE SCRISSE AMO idi, yani YAŞADI YAZDI SEVDİ. Bunu Stendhal kendine yakıştırmış olsa da kalıtçıları Stendhal’a yakıştıramamış olmalı ki, taşa kazılan: SCRISSE AMO VISSE, yani YAZDI SEVDİ YAŞADI, oldu. Ne önemi var, diyecektir birçok kişi. Buna verebileceğim biricik yanıt, Stendhal’i okumaya başladığınızda onun çizilmiş en özgün portresi olan Stefan Zweig’ın kitabını lütfen okuyun, olacaktır. Başka bir şey demem. (Okumanınsonuna yolculuk)


 Ama insanı dehşete düşürenler de var ve bu dalda birincilik hiç tartışmasız Floransa'da Santa Maria Novella'daki Masaccio'nun Teslis'ine gider: 




Resme bakana doğru sıkılmış ve sözde demokratik yumruğuyla, yatar durumda bir iskelet görüntüsü: 




"Ben de sizler gibiydim, sizler de benim gibi olacaksınız." 


Evet, siz, oradan geçen kadın, erkek, turist, nefes alıp hisseden meraklı, milyarder, memur, bilgin, sekreter, gazeteci, polis, filozof. İskelet mi? Küçük adam mı? Bakıp geçen için, bir kabir! Benim taflanlar arasındaki lahdim ise, gökten düşmüşe, daha doğrusu kendini belli etmeyen bir serbest düşünce erbabı tarafından buraya getirilen lahdim ise tersine bambaşka bir etki uyandırmayı amaçlıyor. Böyle çok şey görmüş dinlemiş bir ressamın ya da müzisyenin son istirahatgâhı olabilirdi. "Olmadım, oldum; değilim, umurumda değil." 

Non fui, fui, non sum, non curo 
Yoktum, varım, olmayacağım, umrumda değil.
 (Mezartaşlarında bulunan epiküryen felsefeden etkilenmiş yazılar, kısaltma: NFFNSNC)

Aynı zamanda hem değilim hem de umursamıyorum diyebilmek nasıl bir küstahlıktır? Yoksa olmamak olmanın olumlu bir biçimi mi? Olmamak gamsız olmakla aynı anlama mı geliyor? Olmak, olmamak, sorun yok mu? Uyumakta da mı? Rüya görmekte daha da mı az? Hiçlik, korku, suçlama yok mu? Orakla biçilen kemik yığınlarıyla ilgili o korkunç hayaller, diri diri gömülenler, kazığa çakılmış yürekler, pranga şakırtıları, döner masalar ve geceleyin canhıraş feryatlar, ay tutulması, perili perde ve örtüler, gecenin ışıdığı karanlık güneş, yosunlar arasında birbirine çarpan kurukafalar, sıra sıra ölüm çukurları, ormanlarda zarif bir şekilde yan yana dizilmiş ya da duman olup uçmuş ama hâlâ var olan katledilmişler bitti mi yani? Ne? Hiçbir şey kalmadı mı? Hava cıva mı? Ya ben sayıklıyorum (ama hayır), ya da bu öğreti tek. Tıpkı Epikuros'un yedi skandalı gibi her yerde takibe uğramış olmalı: 1) kainat sonsuzdur; 2) sayısız dünya vardır; 3) dünyamız yok olacaktır; 4) boşluk vardır; 5) tanrılar insanların meseleleriyle ilgilenmezler; 6) ruhumuz maddedendir; 7) ölüm sonsuz bir uykuya benzetilebilir. Bunlara bir sekizincisini daha ekleyelim: fahişeler de içinde olmak üzere, bahçe felsefesine dahil edilen kadınlar. Diğerlerine gelince: "Ölmemek için harcadıkları çabadan ölüyorlar." Ya da Ephikarmos: "Öğeler bir araya geldi, sonra birbirlerinden ayrıldılar ve geldikleri yere geri döndüler: toprak toprağa, ruh yukarıya. Bunda ne fenalık var? Hiç." Zaten ruha da gerek yok, lüzumsuz bir buğu. Küp biçiminde taş, kazılı mesaj. Buna karşılık, Masaccio'da size seslenen propagandacı iskelet, tıpkı Holbein'in Dostoyevski'yi çok etkileyen yatar durumdaki adli tıp İsa'sı gibi resmedilmiş:


Hans Holbein's The Body of the Dead Christ in the Tomb (1521)

Resmin sessizliği sizi ölüm gibi çarpıyor (dünya dışını konu alan çizgi filmlerdeki bandajlarla sanlı mumya tabutları, tutsağını kendini görmeye ve görüldüğünü sanmaya zorlayan televizyon cihazları). Bir iskelet sizinle konuşuyor: cinselliğin inkârı bundan âlâ yapılamaz. Ölüm ve resim, borsa ve bir çılgınlık halinde kasalar. Van Gogh'un intiharı mı? Cezanne'ın bununla ilgili olarak "resim yaparken ölmek mi, resim yaparken ölmek mi?" diye tekrarlaması mı? Ama bugünün ayarlanmış görüntüden çıkışlarında olduğu gibi, artık kimse ne gerçekten ölüyor, ne de yaşıyor (finans çarkını bozmak olurdu bu), İşletme'ye gidin sorun bakalım, yeri doldurulamayacak kimse var mıymış. İşletme'nin (tüneller, yollar, sigortalar, reklamcılık, uçaklar, gemiler, süpermarketler, fabrikalar, kuleler, içkiler, petrol, bankalar, donmuş gıdalar, mağazalar, magazinler, sinema, elektronik, füzeler, müzeler, politika, yapay döllenme, kasetler, eczacılık, diskler, disketler) dolaylı ya da dolaysız televizyon kanalları, yayınevleri, gazeteleri ve radyoları vardır. Böyle yürür. Tarihin sonu mu? Daha çok sizin tarihinizin sonu. Hiper karmaşık bireysel ve küresel yağma, her ticaret noktası bütün diğerleriyle bağlantı halinde. Ya siz? Venedik'in çöküşüne seyirci mi kalacaksınız (o eski kıskançça evrensel arzu), rock konseri, uyuşturucu düşkünü bön gençlik, uyku tulumları, her yer çöplük, sabah erken, San Marco'nun ana kapısına işemeye giden blue jean ve montlu tip mi? Oysa, birkaç yüz metre ötede sessizlik, ışık, karalanmış defter, çiçekler. Zevk alan birine nasıl itiraz edebilirsiniz? Hiçbir şekilde. Yapraklar altında yatan lahit: sum, notı sum, non cuvo.

Urbain Le Verrier'den Edwin Hubble'a (ölümü 1953) bir yüzyıl içinde galaksiler başka bir gidişata yöneldi (bu sadece bir başlangıç). Patlama, etkileşim, big bang, big crunch, beğen beğendiğini. Gene de, insanın mikroskopik varlığını sürdürmesi gerekiyor, öyle değil mi, sevgili virüs biraderler, sevgili hücre hemşireler... Uzay teleskobu, pusulasını şaşırmış yerküremizin (çevresini bir buçuk saatte dönüyor) altı yüz metre uzağındaki yörüngesinden romanımızın başlangıç zamanlarından biraz daha uzaklara bir göz atacak. Bizim tek bir yıldız gördüğümüz yerde, o altmış bin yıldız gösterecek. Geniş açılı uzay kamerası, zayıf ışıklı nesneler için kamera, ilginç kuazar spektografları, kara delikler için hız ötesi fotometreler... Hepsi iki milyar dolara mal oldu: Pontormo'nun altmış tuvali eder...

*
Philippe Sollers'in Venedik Karnavalı
isimli kitabından (s.15 - 17)

*
Yazarların mezar yazıtları üzerine:

*

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder