Corydon

La Rochefoucault'un şu derin sözünü hatırlayınız: "Eğer aşktan söz edildiğini duymasa, hiçbir zaman sevmeyecek insanlar vardır." Düşününüz ki, yaşadığımız toplumda, törelerimizde, her şey öbür cinse karşı bir istek duymaya zorlar bizi, her şey karşı cinse dönmeyi öğretir, her şey ona yöneltir kişiyi, her şey bu duyguyu körükler, tiyatrolar, kitaplar, gazeteler, büyüklerden alınan örnekler, salonlardaki gösteriler, sokaktakiler. Dumas fils " La Question d'argent"ın önsözünde ne güzel söylüyor: "Bütün bunlara karşın aşık olunmazsa, o zaman yetişmede bir bozukluk var demektir." Bak hele! Bir genç sonunda çevresindeki bu ağız birliğine kendisini kaptırırsa, bu yolu seçmesinde öğütlerin etkisi olduğunu, arzularının baskılarla istenen yöne çevrildiğini nasıl kabul etmezsiniz! Ama olur da bunca öğüte, çağrıya, isteklendirmeye bakmayıp kendi cinsine dönüklük eğilimi gösterse hemen şu kitabı, bu etkiyi suçluyorsunuz; (ve bütün bir ülke, bir toplum için de böyle düşünüyorsunuz); 'bu sonradan edinilmiş bir eğilimdir' deyip duruyorsunuz.

Gerçek şudur ki, doğaya karşı olduğunu söylediğiniz bu içgüdü, tüm doğal istekler gibi, hemen hemen aynı güçle, her çağda, her zaman ve her yerde var olup durmuştur.


Her iki cinste de kendi cinsine dönüklüğün, karşı cinse dönüklükten daha içten gelme, daha yapmacıksız olduğu kanısındayım.       






 


Andre Gide'in 
Corydon kitabından
 bir kuple...










***

s. 32 - 36 

- Şunu söyleyeyim ki, konuşmamda biraz ölçülü davranıyorum. Konuya girmeden önce Pascal ve Montaigne’in bir iki sözünü tekrarlayacağım.

- Ne ilgileri var bu konuyla?

- Durun: Şu iki cümleyi çerçeveletip asmak isterim; bunların tartışmayı sağlam bir temele oturttuklarını sanıyorum.

- Bakalım neymiş.

- Pascal'ın sözünü bilirsiniz; "Çok korkarım ki doğanın kendisi de bir ilk alışkanlıktan başka bir şey değildir, tıpkı alışkanlığın insanda ikinci bir doğal duygu olduğu gibi."

- Evet, gözüme çarptı.

- Buradaki "çok korkarım ki" sözüne dikkatinizi çekerim.

- Neden?

-  Korku duyması hoşuma gidiyor. Bunda çok haklı buluyorum
onu.

-Bir de Montaigne'i dinleyelim.

- "Doğadan çıktığını söylediğimiz bilinç kuralları alışkanlıktan doğarlar"

- Çok okuduğunuzu biliyorum. İyi aranırsa zengin bir kitaplıkta istenen her şey bulunabilir. Ne önemi var! Pascal'ın ağzından kaçan ve canınızın istediği gibi yorumladığınız bir sözün ardına sığınmaktan çekinmiyorsunuz.

- İnanın ki bu çeşit örnekler bulmaktan kolay bir şey yok. Düşüncesini yanlış yorumlamadığımı gösteren başka sözler de buldum. İşte bakın:

Bir sayfa uzattı, üzerinde şu sözler yazılıydı.

"İnsanın doğal duyguları tümüyle doğaya özgü ve capcanlıdır.
Doğal kılınmayan hiçbir şey yoktur. Yitirilemeyecek doğal bir şey olmadığı gibi"

İşte bir başkası:

Uzattığı başka bir sayfadan şunları okudum:

"Doğanın o kadar da tekdüze olmadığı kuşku götürmez. Demek ki doğayı tekdüze kılan alışkanlıktır, çünkü alışkanlık doğayı zorlar, kimi zaman da doğa alışkanlığın üstesinden gelir ve insanoğlunu, iyi ya da kötü herhangi bir alışkanlığa bakmayarak, kendi içgüdüsüne perçinler."

- Karşı cinse dönüklüğün salt alışkanlıktan doğduğunu mu savunuyorsunuz?

- Yok canım! Demek istediğim; bizim ancak karşı cinse dönüklüğü doğal saymamız alışkanlıkla varılan bir yargıdır.

- Pascal, sizin kendisinden hangi amaçlara varmak için yararlandığınızı bilseydi ne sevinirdi!

- Düşüncesini kendime göre değiştirdiğimi sanmıyorum. Şunu anlamak gerekir ki, sizin kullandığınız "doğaya karşı” terimi yerine, "alışkanlığa karşı" demek daha doğru olur. Böyle olduğunu kabul edersek, konuya daha az önyargıyla eğilebileceğimizi sanırım.

- Sözleriniz iki ağzı da keskin bir kılıç; onları size karşı kullanabilirim: Asya ya da Afrika’dan Avrupa’ya ve Almanya, İngiltere ya da İtalya’dan Fransa’ya geçen cinsel sapıklık alışkanlıkları şurada burada bize bir süre bulaştı. Tanrıya şükür.,Galya’nın doğal ve yerine oturmuş temelleri duruma göre sırasında sert, sırasında yumuşak, sapasağlam ortaya çıktı.

Corydon ayağa kalktı ve hiçbir şey söylemeden bir süre dolaştı, sonra konuşmaya başladı:

- Sevgili dostum, yalvarırım size, konumuza milliyetçilik sokmayın. Gezip gördüğüm Afrika’da Avrupalılar bu sapıklığın yadırganmadığı görüyorlar, fırsat bolluğu ve ırklarının güzelliğinden yararlanarak orada, bu işe memleketlerinde olduğundan daha çok kaptırıyorlar kendilerini; işte bu yüzden Müslümanlar, kendi yönlerinden, bu eğilimin onlara Avrupa’dan geldiğine inanırlar.

- Öyle ama bana kalırsa bu işte görerek alışmanın da rolü vardı; gördüğünü yapma yasaları...

- Bu yasaların karşı yönden de etki yapabileceklerini bilmiyor musunuz? La Rochefoucault nun şu derin sözünü hatırlayınız: "Eğer aşktan söz edildiğini duymasa. hiçbir zaman sevemeyecek insanlar vardır." Düşününüz ki, yaşadığımız toplumda, törelerimizde her şey öbür cinse karşı bir cinsel istek duymaya zorlar bizi, her şey karşı cinse dönmeyi öğretir, her şey ona yöneltir kişiyi, her şey bu duyguyu körükler, tiyatrolar, kitaplar, gazeteler, büyüklerden alınan örnekler, salonlardaki gösteriler, sokaklardakiler. Dumas fıls "La Question d'Artgent"in önsözünde ne güzel söylüyor: "Bütün bunlara karşın aşık olunmazsa, o zaman yetişmede bir bozukluk var demektir." Bak hele! Bir genç sonunda çevresindeki bu ağız birliğine kendini kaptırırsa, bu yolu seçmesinde öğütlerin etkisi olduğunu, arzularının baskılarla istenen yöne çevrildiğini nasıl kabul etmezsiniz! Ama olur da bunca öğüte, çağrıya, isteklendirmeye bakmayıp kendi cinsine dönüklük eğilimi gösterirse hemen şu kitabı, bu etkiyi suçluyorsunuz; (ve bütün bir ülke, bir toplum için de böyle düşünüyorsunuz); ‘bu sonradan edinilmiş bir eğilimidir' deyip duruyorsunuz; evet, bu ona öğretilmiştir, burası kesin; böyle bir şeyi yalnız başına bulabileceğini kabul etmiyorsunuz.

- Eğer bu gençte bir bozukluk yoksa, bunu bulup ortaya çıkarabileceğini kabul etmiyorum, çünkü bu eğilimin ancak sapıkların, yozlaşmışların ya da hastaların içinden gelebileceğine inanıyorum.

- Nedir bu böyle! İşte bir istek, bir eğilim ki, ortaya çıkamıyor, her şey engelliyor onu, ne sanat kollarında, ne kitaplarda, ne de hayatta kendini göstermesine izin veriliyor; ortaya çıkar çıkmaz yasaların pençesine düşüyor, hemen küfürler, hakaretler yağdırarak, aşağı yukarı herkesçe hor görülerek rezil ediliyor...

- Durun! Sinirlenmeyin! Sizin cinsel sapkının büyük bir mucit olduğunu kabul edelim.

- Bunu her zaman kendi kendine bulduğunu söylemiyorum; ama gördüğünü yaptığı zaman bunu isteyerek yaptığını, gördüğünün ondaki gizli eğilimle bağdaştığını söylüyorum.

- Demek ki bunun içten gelen bir eğilim olduğundan şaşmıyorsunuz.

- Böyle olduğunu görüyorum, işte o kadar... Ayrıca izin verirseniz şu noktayı da belirteyim: Bu eğilim hiçbir zaman soydan geçme bir şey de olamaz, çünkü geçmesine neden olan eylemin kendisi kesinlikle karşı cinse dönüklüğü gerektirir.

- Güzel bir buluş.

- Şunu itiraf ediniz ki; hakaretlere dayandığına, bir türlü ortadan kalkmadığına göre, bu isteğin çok güçlü, dayanılmaz, bedenin derinlerine kök salmış, yani çok doğal olması gerek. Bir noktada zorlukla tıkanan, ama az öteden yine ortaya çıkan, kaynağı kurutulamayan sürekli bir fışkırışa benziyor, size de öyle gelmiyor mu? İsterseniz ortalığı kasıp kavurun, boşuna! Baskı yapın! Ezin! Ortadan kaldıramayacaksınız.

- Son yıllarda gazetelere geçen olaylar sayısının üzücü bir artış gösterdiğini kabul ediyorum.

- Öyle ki, ünlü birkaç dava sonunda gazeteler taraf tutarak bunlardan söz etmek alışkanlığına kapıldılar. Kendi cinsine dönüklük ne kadar gün yüzüne çıkarsa çıksın, o kadar yaygın sayılıyor. Gerçek şudur ki, doğaya karşı olduğunu söylediğiniz bu içgüdü, tüm doğal istekler gibi, hemen hemen aynı güçle, her çağda, her zaman ve her yerde var olup durmuştur.

- Pascal’ın sözünü bir daha söyleyiniz bakalım: "Tüm eğilimler doğanın içindedirler..."

"Doğanın o kadar da tekdüze olmadığı kuşku götürmez. Demek ki, doğayı tekdüze kılan alışkanlıktır, çünkü alışkanlık doğayı zorlar; kimi zaman da doğa alışkanlığın üstesinden gelir ve insanoğlunu, iyi ya da kötü herhangi bir alışkanlığına bakmayarak..."

- Sizi daha iyi anlamaya başlıyorum. Ama bu gidişle, sadizmi, kan dökücülüğü, adam öldürmeyi, en az rastlanan içgüdüleri, hatta en kötülerini bile doğal olarak kabul etmemiz gerekiyor... ve bu arada bu da çıkar yol değil.

- Gerçekten, canlılara özgü birtakım alışkanlıklara dayanmaya bir içgüdü olabileceğini sanmıyorum. Aslangiller ısırmayı okşamalarına karıştırmadan sevişmekten haz duymazlar. Ama burada konudan ayrılıyoruz; kaldı ki, çok kolay anlaşılır nedenlerden ötürü, sadizm karşı cinse dönüklüğe cinsel sapkınlıktan daha yakındır... Daha yalınlaştırmak için şöyle diyelim isterseniz: Toplum düzenine uygun ve bu düzene aykırı içgüdüler vardır. Cinsel sapıklık toplum düzenine aykırı bir içgüdü müdür, işte kitabımın ikinci ve üçüncü bölümlerinde araştırdığım şey bu; izin verirseniz bu sorunu daha sonraya bırakalım. Önce kendi cinsine dönüklüğü yalnız doğal olarak görmek ve tanımak değil, daha çok onu anlatmaya ve oluş nedenini anlamaya çalışmam gerek. Konuya girerken öne sürdüğüm şu birkaç gözlem yersiz değildir, çünkü şimdiden şunu bilmenizi isterim: Ortaya yeni bir aşk kuramı atmaya hazırlanıyorum.

- Bak hele! Eskisini yeterli bulmuyor muydunuz?

- Elbette hayır, cinsel sapıklığı "doğaya karşı" bir davranış durumuna sokmaya çalıştığına göre... Çok eski, çok genel, artık üstünde tartışmayı düşünmediğimiz bir aşk kuramı içinde gırtlağımıza, tepemize kadar gömülmüş yaşıyoruz; bu kuram çok önceleri doğabilimlerine girmiş, bir sürü düşünce düzenini şaşırtmış, yığınla gözlemi bozmuştur; sanırım ki, birkaç dakika konuşmakla sizi bundan kurtarmam olası değil... 

- Bir kez deneyin.

- Kaldı ki size anlatmaya hazırlandığım her şey de buna bağlı.

Kitaplığına kadar gidip sırtını dayadı.

- Aşkla ilgili çok şey yazıldı; ama aşk kuramcılarının sayısı az. Daha Doğrusu "Platon ve Şölen" başlıklı söyleşisindeki davetlilerden bu yana Schopenhauer'den başkasına rastlamadım.

- Kısa bir süre önce M. de Gourmont’un bu konuda yazdığı...

- Bu kadar ince bir zekâ nasıl olur da mistisizmin bu son sığınağını göremez, şaşıyorum. Aşırı kuşkuculuğuyla, nasıl olur da aşkı tüm doğanın düşü, çiftleşme isteğini hayatın gizli gücü durumuna getiren bu kuramın metafizik erekliği işe karıştırmasından tedirgin olmaz anlamıyorum. Arada bir dehalaşan bu zekâ size söylemeye hazırlandığım sonuçlara hemen nasıl varamaz şaşıyorum. Aşkın fizik yönü üstüne yazdığı kitapta gözettiği tek amaç, insanoğlunun sevişmesini hayvanların çiftleşmesiyle aynı aşamaya indirmektir; ben buna insanı hayvanlaştırmak derim, her şeyi insanın eğilim ve tutkularına bağlayan antropomorfizm var ya, işte onun yanına yakışan bir görüş.

- Yeni kuramınızı söyleseniz artık.

- Hemen şimdi söyleyeceğim, önce en kaba ve aykırı şekliyle. Sonra şurasını burasını düzeltiriz. Dinleyin bakalım: Aşk salt insan yapısı bir şeydir, doğada aşk diye bir şey yoktur.

- Demek ki M. de Gourmont gibi siz de aşk dediğimiz şeyin bütünüyle oldukça iyi gizlenen cinsel içgüdüden başka bir şey olmadığını söylüyorsunuz. Bu hiç de doğru olmayabileceği gibi, kesinlikle yeni bir gorüş de değil.

- Yok! Yok! "Evrensel üretme içgüdüsü” dedikleri kocaman putu Tanrının yerine geçiren bu tanrısızların görülmedik sersemler olduklarını söylüyorum. M. de Gourmont’un bize kabul ettirmek istediği şey, aşkın fiziksel açıdan uyduruk bir görünüşüdür. Ben şunu ileri sürüyorum: Bir cinsi dayanılmaz bir güçle öbürüne doğru iten bu ünlü "cinsel içgüdü" onların uydurmasıdır, yoktur böyle şey.

- Bu sert çıkışlarınızla beni yıldıracağınızı sanmayın. Cinsel içgüdüyü yadsımak da ne demek oluyor? Tam bu içgüdü kuramının en genel biçimleriyle Bohn ve benzerlerince tartışma konusu edildiği şu günlerde...

- Bu beylerin titiz çalışmalarından haberiniz olduğunu sanmıyordum.

- Doğrusu bütün yazılarını okumuş değilim.

- Ben de bir bilginle değil, doğa bilimleri konusunda az çok bilgisiz bulduğum sizinle konuşuyorum zaten... Yok, yok! Kendinizi savunmaya kalkışmayın, bilgisiz olan yalnız siz değilsiniz, edebiyatçıların çoğu böyledir. "İçgüdü" sözünü kullanmanın uygun düştüğü, gerçekten çok belirsiz şuurları ne keskinleştirmeyi, ne de birkaç cümleyle belirtmeyi başarırlar ve "cinsel içgüdü" deyiminde kimilerinin, bildiğimiz öbür içgüdüler gibi, şaşmaz bir mekanizma doğruluğuyla çalışan ve M. de Gourmont’un "boyun eğmek zorunda kalınır" dediği, önüne geçilmez, açık ve kesin bir güç görmekten hoşlandıklarını bilerek, size güvenle söylüyorum: Hayır, böyle bir içgüdü yoktur.

- Kelime oyunu yaptığınızı görüyorum. Sizin Bohn, kısa bir süre önce çıkan küçük bir kitabında büyük bir olgunlukla şöyle diyor: "Asıl tehlikeli olan şey, içgüdü sözcüğünün kullanılması değil, bu sözcüğün hangi anlama geldiğini bilmemek ve bundan bir açıklamaymış gibi yararlanmaktır." Doğru söylüyor. Ne olursa olsun, siz de cinsel içgüdüyü kabul ediyorsunuz, zaten başka bir şey yapamazsınız ki; ancak kimilerinin ona yakıştırdıkları otomatik kesinlik yoktur bu içgüdüde diyorsunuz.

- Ve canlılarda aşağıdan yukarı doğru çıkıldıkça önemini yitirir durur.

- Öyle ki, diyeceksiniz, hiçbir canlıda insanda olduğu kadar kararsız değildir.

- Bugün insandan konuşacak değiliz.

- Kararsız mararsız, bu içgüdü gelip yerleşmiş bir kere; bir rol oynamış ve bunu da iyi başarmış.

- Evet iyi başarmış... doğru.

Durakladı; alnını sıvazladı; bir süre ne diyeceğini düşünür gibi geldi bana; sonra başını kaldırarak konuşmaya başladı:

- Bu "cinsel içgüdü" deyiminden siz, aşağı türlerde oldukça sağlam bağlanmış olan, ama canlılar merdiveninin basamaklarından çıktıkça daha kolay ve daha sık dağılmaya başlayan bir otomatizm ya da en azından bir eğilimler demeti anlamı çıkarıyorsunuz. Bu eğilimleri bir arada tutmak için çoğu zaman, daha sonra size açıklayacağım, şu beraberliğin, bu danışıklığın, şu dayanışmanın olması gerekecektir, yoksa demet bozulur ve eğilimler dağılır gider. Bu içgüdünün tek çeşit olmadığını da söyleyebilirim; çünkü her iki cinsi de dölleme eylemine götüren şehvet, bildiğiniz gibi yalnız bu eyleme bağlı bulunmamaktadır ve bu şart da değildir.

Evrim sırasından şehvet, ister eğilimden önce gelsin, ister sonra, bu bence önemli değil artık. Yaşama faaliyetinin kendini gösterdiği her eylemin haz doğurduğunu düşünmeksizin kabul ederim. Şöyle ki, bir defada en büyük harcamayı yaptıran ve hayatın sürüp gitmesini sağlayan cinsel eylemde duyulan haz aşırı bir heyecanla son bulur... Bu çekici ödül olmasaydı, kuşkusuz kişi için fazlasıyla çabaya mal olan bu türetme görevini yapan çıkmayacaktı; ama duyulan haz, ondan kopamayacak, ondan kolayca kendini kurtaramayacak kadar doğurduğu sonuca bağlı değildir. Bundan ötürü şehvet, dölleme tasası olmadan yalnız şehvet olarak aranır durur. Hayvanın istediği şey döllemek değil, şehvettir. Şehveti arar ve bu arada bir rastlantı olarak dölleme işini de yapmış olur.

- Bu açık gerçeği bulma işi demek kala kala bir cinsel sapkına
kaldı.

- Doğrusu belki de sürüp giden kuramdan sıkıntı duyan birisi getirdi. Şu noktayı gözden kaçırmamanızı rica ederim: Schopenhauer platon ortaya attıkları kuramlarda cinsel sapkınlığı da hesaba katmaları gerektiğini anlamışlardır; başka türlü davranamazlardı; hele Platon onu öyle iyi bir yere oturtuyor ki, telaşa düşmekte haklı buluyorum sizi; daha üstün bir kuram ortaya atmış olan Schopenhauer’e gelince, cinsel sapkınlığa bir tür aykırılık olarak bakıyor ve bunu, daha sonra size anlatacağım gibi, doğru görünmekle birlikte yanlış bir biçimde açıklıyor. Fizikte olduğu gibi biyolojide de aykırılıkların beni korkuttuklarını saklamayacağım; anlayışım orada tökezliyor, kurtulmaya olanak tanıyan, zorlayan bir yasayı ancak sakıncayla kabul eden bir doğal yasa anlayışıma sığmıyor.

- Öyle ki, sizin gibi bir yasa dışı...

- ... parmakla gösterilmeyi, insanların yaptığı yasalar, çağının ve ülkesinin âdetleri karşısında rezil olmayı kabul edebilir, ama doğa sınırlarının dışında yaşamayı hiç edemez; zaten bu da olacak şey değildir; doğada bir sınır varsa bunun nedeni doğanın çok erken çerçeve içine alınmış olmasıdır.

- Siz de işinize öyle geldiği için çerçeveyi aşkın berisine koyuyorsunuz, ötesine değil. Çok güzel! Densizlik olmazsa bütün bu kanılara yalnız başınıza mı vardığınızı sorabilir miyim size?

- Yararlandıklarım oldu, örneğin Lesler Ward’ı okumak görüş açımı genişletti, daha doğrusu görüşümün kesinleşmesine büyük  ölçüde yardım etti. Korkmayın, ne demek istediğimi anlatacağım; en sonunda size şunu göstermek istiyorum; kuramım yıkıcı olmak şöyle dursun, M. dc Gourmont’un aşktan çekip almak istediği üstündeğeri geri veriyor bana.

- Aman ne güzel! Sizi dinliyorum... Bir şey diyordunuz, birisinin kitabını okuduğunuzu...

- Lester Ward'ın. Kendisi Amerikalı bir iktisatçı-biyologdur nekosantrizm (kadını merkez alma) kuramının savunucusudur. Önce görüşlerini açıklayacağım, onun kanalıyla konunun özüne giriyoruz.


...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder