Giacometti & Genet

Yalnızlıkların En Yükseği




Alberto Giacometti'nin Atölyesi kitabını okumaya beni teşvik eden Genet'nin kendisi oldu. Marc Barbezat'nın kendi yayınevi L'Arbalete'de yayımladığı, Emest Scheidegger'in siyah Beyaz fotoğraflarıyla süslü, sade kapaklı bu küçük kitabı hemen sevdik. Dökme harflerle basılmış birinci baskısı neredeyse zanaatkâr işi objedir. Genet'nin evreninden çok Giacometti'ninkine benzemektedir. Kitabı açınca karşımıza Alberto'nun portresi çıkar hemen; bakışlarında dünyanın bütün hüznü görülür. Giacometti'nin işlerini çok az biliyordum. Birkaç heykelini görmüştüm; özellikle de Unesco'nun girişinde sergilenen Yürüyen Adam'ı. Bir de İtalya'da geçen çocukluğuna dair bir kitap okumuştum. Genet'nin eserindeki fotoğraflara baktığımda, kendimi hep tuhaf bir şekilde güvende hissediyorum.

Bu metinde başka bir Genet keşfettim; handiyse dinginleşmiş, Hırsızın Günlüğü'nden uzak biri. Ressamın ve heykeltıraşın kişiliğini kavrayışı çok kesindi. Alberto Giacometti'nin Atölyesi, onun eserleri arasında aynı yere koyduğum muhteşem bir metindir. Bu küçük kitabı neden yazdığını Genet'ye sordum.

"Çünkü Giacometti benim portremi yaptı, hatta iki portremi. Birini Abdullah'a verdim, o da sattı, çünkü geçirdiği kazadan sonra paraya ihtiyacı vardı; diğerinin nerede olduğunu hatırlamıyorum..."

"Hepsi bu mu?"

"Hayır, çünkü Giacometti bana toza bakmayı öğretti."

"Daha başka?"

"Çok yakışıklıydı, vahşi bir güzellik. Onu çok seviyordum, ama sık görüşmüyorduk. Onun atölyesine gidiyor, bir tabureye oturuyordum o da benimle gevezelik ederken resmimi çiziyordu. Zaten bütün bunları kitapta anlatıyorum."

"Evet elbette, ama nasıl geçiyordu?"

"Rahatsız küçük iskemlenin üzerinde kıçım acıyordu. Sigara içmemi engelliyordu; başımı oynatabilirdim, ama çok değil; zaten o konuşuyordu, çalışırken benimle konuşuyordu."

"Bir dost muydu, yoksa öylesine tanıdığın bir sanatçı mı yalnızca?"

"Hayır, hayır, dost. Çok farklıydık, ama bu adamı hakikatinden dolayı seviyordum. Sanatçılık oynamıyordu. Tuhaftır, geceleyin resim yapıyordu."

"Nelerden konuşuyordunuz?"

"Basit şeylerden, bir yüzün güzelliğinden, tütünden, gün ışığından... Yaptığı işi çok derinden bilen, asla yanılmayan biri izlenimi veriyordu bana, ama gene de hep dalgındı. Kitapta, Sartre'la kısa bir diyaloğu aktarıyorum. Giacometti'yi umutsuz bulduğunu söylemişti bana. Ben daha ziyade onun asla memnun olmadığını söyleyebilirim. Zaten, kendinden memnun bir sanatçıya sanatçı denir mi?"



Biliyorsun, Temmuz 1976'da, Avignon Festivali'nde Michel Raffaelli La Riclusion Solitaire'den yola çıkarak yazdığım bir piyesi sahneledi; adı Bir Yalnızlığın Güncesi. Baş oyuncu, yalnızlığa mahkûm göçmeni oynayan, çok ince ve çok uzun biriydi. Sahnede sanki bir Giacometti heykeli gibi görünüyordu. O zamandan beri, bizim üzüntümüzü ifade eden bu iğne ipliğe dönmüş kişiler üzerine yazmayı hep düşünürüm.

Ben zayıf değilim, ama Giacometti bana küçücük bir kafa yaptı. Formları küçültmekten alıkoyamıyordu kendini..."

Genet, bu şekilde, kendi tarzında, bu engin sanatçıyı bana keşfettirdi. Ben de, 1990 yazında, Giacometti üzerine bir metin yazdım; sanat eleştirisi değil, eserlerinden derinden etkilenmiş basit bir insan olarak. Bu metni Genet'ye ve tuhaf bir şekilde, bir de babama borçluyum. Babam kötü bir kaza sonucu düştükten sonra hastaneye kaldırılmıştı, onun aramızdan ayrılacağını görüyordum ve bunu düşünmek istemiyordum. Bunun üzerine, onun başucunda, kaçınılmaz olanı unutmak için, bir deftere yazıyor, Giacometti'nin eseri ile sevdiğim diğer sanatçılar arasında denklikler uyduruyordum. Hastane odasından yazarak çıkıyordum. Babam uyandığında, yazmayı bırakıp onunla ilgileniyordum. Kitap tamamlanmaya yakınlaştığında aniden hazır olduğumu hissettim, sanki ölecek olan bendim. Babam saat ikiye doğru öldü. Son nokta öğleye doğru konmuştu. Metnime ekleyecek hiçbir şeyim kalmadığı gün ölme nezaketini ve sezgisini göstermişti.

Ara sıra, Genet Giacometti'yle görüştüğü dönemden bir iki anı hatırlıyordu. Atölyesinden ne kadar etkilendiğini anlatıyordu bana; küçücük bir alan, tamamlanmamış eserlerle dolu, çok gri, hatta çok kasvetli. Karısı Annette'ten, onun mütevazılığından, "silinme"sinden söz ediyordu. Genet ısrarla vurguluyordu: "Bu sanatçıda alışıldık hiçbir şey yoktu; Parisli sanatçılar çevresiyle alakası olmayan başka bir dünyadandı; onu çalışırken görmek, elini malzemeye koyuşu, hoşuma gidiyordu. Mutlak yalnızlığı büyük bir kesinlikle ifade ettiğini sanıyorum... Senin kitabının adı, Yalnızlıkların En Yükseği onun heykellerini düşündürüyor; bir şairdi o!"

Başlangıçta, yok olup gitmiş bir yayıncının bastığı bu küçük kitabı yayımlanmasından on beş yıl kadar sonra Gallimard'dan yeniden yayımladım. Tamamen tesadüfen ziyaret etme şansımın olduğu Giacometti'nin atölyesine ayrılmış bir bölümle genişletmiştim kitabı. Bugün hayalete dönmüş bir atölye. Duvarları yıkılmış, taşınmış ve Centre Pompidou'ya konmuş. Bir Fransız sanatçı oturuyor orada. Duvarları yıktıran da o.

Kendimi orada bulduğumda aklıma hemen Genet geldi; Giacometti için poz verdiği yeri aradı gözlerim. İki adamı yüz yüze hayal ediyordum: Aralarında yaklaşık bir iki metre, biri diğerinin ruhunu ele geçirip çizgi çizgi kâğıda esinliyordu, ta ki Genet'nin yüzü sonunda orada bir toplu iğne başı gibi aniden belirene dek. Bir de söylenmeyenler vardı, doğru olmadıkları için ya da yetersiz olduklarından ağızdan çıkmayan kelimeler; ikisinin de düşünceleri; bekleme zamanlan -ölü zaman değil, ruhun dibine varmak için gereken zaman.

Genet, bu portre için, Giacometti'nin eserinin "iyice katlanılmaz" kıldığı bu evrene girmeyi nasıl kabul etmişti? Genet olayların nasıl cereyan ettiğini bana açıklamaya çalıştı. Yara, dram ve güzellik temaları etrafında biraz süsleme yaptı. Özellikle bu sanatçıda hileye, aldatıcı görünüme, düzenlenmiş görünümlere hiç yer olmadığını söyledi. Bu daracık mekânda, resmini çizecek olan bu adamın karşısında kendini bulduğunda boğazını sıkan rahatsızlık üzerinde durdu özellikle. Şöyle diyordu: "Neyi çizecek? Yüzümü, pembe yanaklarımı, gözlerimi? Evet, gözlerimi, bakışımı, oraları eşeleyeceğim biliyorum..." Belki de bu yüzden Alberto Giacometti'nin Atölyesi'nde Genet bu "acımasızlık... korku, dehşet..." sorununu hatırlatır.


Giacometti'den söz ettiğimizde, Genet başka biri oluyordu. Hatırlıyordu; genellikle yapmaktan kaçındığı şeydi bu. Aynı zamanda, Giacometti'nin onun üzerindeki büyüleyiciliğini anlatıyordu bana. Yine de, çok farklıydılar. Genet'ye Giacometti'nin Samuel Beckett'le birlikte sarhoş olduğunu ve orospuları görmeye gittiklerini anlattığımda bana şu cevabı verdi: "Evet, bundan söz edildiğini duydum; Beckett tuhaf biri olmalı!"

Uluslararası politika sorunlarıyla meşgul olmadığımız bu tartışmaları seviyordum. Genet Filistinlilerin elçisi rolünü terk ediyordu. "Dinleniyordu" diyebilirim; dinlenme fikri ona çok yabancı olsa bile!

*
Tahar Ben Jelloun
Yüce Yalancı: Genet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder