Tahiti Günlüğü



Tahiti'deki patikalar bir Avrupalı için oldukça güç; "dağlara gitmek" yerliler için bile bir miktar çaba gerektiriyor, onlar da bu işe gerekmediği sürece girişmiyorlar. İki dağ arasında, tırmanması imkansız iki yüksek ve dik bazalt duvar arasında, içinde suların kıvrıldığı bir çatlak, ağzını açmış, esniyor. Bu bloklar dağın böğründen bir pınarın geçmesi için bir yol açan sızıntılarca gevşetilmiş. Pınar büyüyerek bir çay olmuş. Çay blokları sarsarak biraz daha öteye itmiş. Sonra sular taştığında, çay onları almış. yuvarlamış. yuvarlamış ve denize kadar taşımış. Çayın her iki yakasında, sık sık şelaleler ile kesilen bir tür patika var. Dolaşık ağaçların arasından geçiyor-ekmekağacı, demirağacı. pandanus. bourao, hindistancevizi. kuşburnu. guava, dev eğreltiotları. Çılgın bir bitki örtüsü, gittikçe daha da vahşileşiyor. daha da dolaşık hale geliyor; ta ki, biz adanın ortasına doğru tırmanırken. neredeyse aşılmaz bir yoğunluk kazanana kadar.

İkimiz de çıplağız, kalçalarımızda mavi-beyaz parto'lar, elimizde küçük baltalar var. Sayısız defa, kestirmeden gitmek için çayı geçtik. Rehberim yolu görerek değil, koklayarak takip ediyor sanki, çünkü yer, mekanı tamamen sahiplenen fevkalade bir bitki, yaprak ve çiçek karmaşası ile kaplı.
Sessizlik, suyun kayaların arasında yakınarak inlemesi dışında mutlak. Bu tekdüze bir inleme, öylesine yumuşak ve alçak bir sızlanma ki, sessizliğin refakatçisi gibi geliyor insana. Bu ormanda, bu yalnızlıkta, bu sessizlikte ikimiz vardık- o çok genç bir adam ve ben, ruhundan pek çok hayal düşüp giden, bedeni sayısız çabaların sonucunda yorgun, üzerinde manevi ve fiziksel açıdan yoz bir toplumun ahlaksızlığının geçmişten gelen, ölümcül mirası olan yaşlı bir adam. Bir hayvanın çevikliği ve bir hermafroditin zarif kıvraklığı ile benden birkaç adım önde yürüyordu. Ve bana öyle geldi ki, bizi çevreleyen görkemli bitkisel yaşam onda canlanmış, nabız gibi atıyor, yaşıyordu. Bitkilerden ona ve onun aracılığıyla güçlü bir güzellik kokusu salıveriliyor, yayılıyordu.


Şu, önümde yürüyen gerçekten bir ademoğlu muydu? Basitliği ve karmaşıklığı ile beni onca cezbeden o naif arkadaş mıydı? Orman'ın kendisi, yaşayan Orman değil miydi o, cinsiyetsiz -ama yine de albenili?


Hayvanlarda olduğu gibi, çıplak gezen halklarda da cinsler arasındaki fark bizim iklimlerimizde olduğundan daha az vurgulanmakta. Kuşaklarımız ve korselerimiz sayesinde, kadından yapay bir yaratık çıkarmayı başarmışız. Bizim kadınımız bir anomali; kalıtım yasalarına uyan Doğa'nın kendisi de, onu karmaşıklaştırmamıza, kuvvetten düşürmemize yardım etmiş. Onu dikkatle sinirli bir zayıflık ve kas gücü açısından düşüklük durumunda tutuyor, onu yorgunluktan korurken gelişme imkanını elinden alıyoruz. Garip de olsa, bu şekilde bağlı kaldığımız bu biçimsiz narinlik ideali ile şekillenen kadınlarımızın bizimle ortak hiçbir noktası kalmıyor ve bu, belki de, ciddi ahlaki ve sosyal
dezavantajlardan korumuyor bizi.


Tahiti'de ormandan ve denizden gelen esintiler ciğerleri güçlendiriyor, omuzları ve kalçaları genişletiyor. Ne erkekler ne de kadınlar, ne güneşin ışınlarından, ne de deniz kıyısının çakıllarından korunuyorlar. Birlikte, aynı hareketlilik veya aynı üşengeçlik ile, aynı işlerle meşgul oluyorlar. Kadınlarda erkekçe, erkeklerdeyse kadınca bir taraf var. Cinsler arasındaki bu benzerlik ilişkilerini daha kolaylaştırıyor. Daimi çıplaklıkları zihinlerinin "gizemli" olanla, medeni insanların "mutlu kaza" üzerine koydukları aşırı vurguyla, aşkın gizli ve sadistçe renkleriyle meşgul olmasını engelliyor. Davranışlarına doğal bir masumiyet, mükemmel bir saflık veriyor. Erkek ve kadın birbirinin yoldaşı, aşıktan çok arkadaşı, acıda da, zevkte de ve ahlaksızlık düşüncesi bile onlara yabancı.

Cinsel farkların böylesine azalmasına rağmen, neden eski medeniyetin bir üyesinin ruhunda, aniden korkunç bir düşünce doğdu? Bunca yenilik ve bilinmeyen gizemlerin arasında, ışıkların
ve kokuların sarhoşluğu içinde, neden?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder