Leonardo Da Vinci

"Öteki, yani derinlerdeki Leonardo, tablolarındaki uçucu melankoliden, kadınlarının... müphem ve hafifçe şeytani gülümsemesinden sezebildiğimiz kadarıyla, büyük bir meçhuldü."

Otoportre, 1512 dolayları

 "... Ve ruh, kendine özgü yazgı uyarınca işte bu tende böylece ortaya koyar kendini; hem kendi hapishanesi, hem de yegâne varolma imkânı olan bu tende... ”

İnsanlara ilişkin olarak kullanıldığında hiçbir kelime “tanımak” fiili kadar aldatı­cı olamaz. Günlük yaşantımız tanıdık simalarla dolup taşar da, içlerinde en saydam görüneni bile düşlerinin anlaşılmaz derinlikleri ve ucubeleriyle bizi şaşkınlık­tan aptala çeviriverir. Bu şartlarda, erdemleriyle de kusurlarıyla da bunları kat be kat aşan bir dahiden ne bekleyebiliriz?

Leonardo güzel bir delikanlıydı, zarif kadife elbiseler giyer, toplantılarda ko­nuşmayı severdi: 
"fu nel par iare eloquentissimo”; flöreyi mükemmele varan bir us­talıkla kullanırdı; en azından o çılgın gençlik yılları boyunca da müthiş kibirliy­di, gösterileriyle çevresindekileri şaşkına çevirmeye bayılırdı.

Herkesin tanıdığı Leonardo böyle bi­riydi işte.

Öteki, yani derinlerdeki adamsa, tablo­larındaki uçucu melankoliden, kadınları­nın ve azizlerinin müphem ve hafifçe şey­tani gülümsemelerinden, Günlük’ünde yüksek sosyete mensuplarına ve onların toplantılarına ilişkin kimi gözlemlerinden fışkıran derin aşağılamadan belli belirsiz sezebildiğimiz kadarıyla, büyük bir meç­huldü. Kierkegaard'ın bir gece, dehasıyla ortalığı ışıl ışıl aydınlattığı bir şölenden dönerken içinden geçirdiği şeyi, yani inti­har isteğini, o kim bilir kaç kez duydu yü­reğinde?

O, yalnızlığına gömüldüğünde, çehresi nasıl olurdu acaba? Yalnızlığı içinde kor­kunç, hatta biraz da trajik bir çehreye bü­ründüğünü düşünebiliriz. Çünkü hepimiz her zaman bir maske taşırız yüzümüzde; günlük hayatta oynamak zorunda oldu­ğumuz rollerin her biri için ayrı bir mas­ke: Şerefli aile babasının, gizli âşığın, bas­ton yutmuş öğretmenin ya da her türlü al­çaklığı yapmaya hazır aşağılık herifin maskeleri. Ama, günün sonunda, nihayet yapayalnız kaldığımızda, son maskeyi de çıkarıp attığımızda hangi ifade kalacaktır peki yüzümüzde? Kimsenin ama hiç kim­senin sorgusuna, sualine, baskısına ya da saldırısına hedef olmadığımız zaman?

Kara Ludovico’nun hizmetinde çalıştı­ğı dönemde atölyesine ayak bastığınızda, avlunun üslubu konusunda her türlü ba­yağı yoruma karşı ziyaretçiyi daha baştan uyaran iki pano karşılardı sizi; soldakinin üzerinde bir ejderha görülürdü; sağdakinin üzerinde ise İsa’nın kırbaçlanması sahnesi. Ve bir kez içeri girip onu çalışır­ken seyretmeye koyulduğunuzda da kar­maşık bir ikilem çıkardı ortaya: Bilim adamı aklın ışığını kullanırken, sanatçı da karanlık ve açıklanamaz bir evreni yokla­maktaydı yalnızca şiirsel bir sezgiyle yoklanabilen bir evreni; girişteki iki simgeyle bildirilen bir evrendi bu: Ölümlü insanla­rın yalnızca düşlerinde keşfedebileceği görüntüleri onun gündüz-körü gözlerinin anında yakalayıverdiği bir ülke. Bu ülke­de Leonardo’ya ıstırap çektiren şeyler kö­tülük ve onun metaforlarıydı: Tüm efsa­nelerde kahramanın yere sermek zorunda olduğu ejderha; ve işkence çekenlerden bir başkası olan Baudelaire’in "Ce qu'il ya d’etrange dans la femme-predestination, c’est Qu’elle est â lafois le peehe et l’Enfer” diyen anlamlı cümleciğini hatıra getiren kızgın yılan saçlı Meduza.

Leonardo da Vinci’yi tanımak gerçek­ten çok zordur ama onun şifresini çözme konusunda gene de bize en çok yardımcı olabilecek şey, onun o muğlak hiyeroglif vari işaretleridir şüphesiz.

Morgların ve kabul salonlarının gedik­lisi olan bu adamın muamması, daha fi­zik öğrencisi olduğum yıllarda büyüle­mişti beni; çünkü bana öyle geliyordu ki, bu muamma, zifiri karanlıklardan en par­lak ışıklara, düşlerin gece âleminden ay­dınlık düşünceler diyarına, metafizikten fiziğe, ya da vice versa, geçip duran insa­nın paralanmasını ortaya koyuyordu. Düşünüyordum ki ister iyiye doğru ol­sun, ister kötüye, bir çağın kapanışıyla bir başka çağın açılışını aynı anda yaşa­maya yazgılı olan insanların (özellikle de dahilerin) başına gelen o ıstıraplı ko­puş, hiç kimsede olmadığı ölçüde Leonardo'da ortaya koyuyordu kendini. O’nun varlığının Ortaçağ'da kalan bö­lümünde büyücülüğe ilişkin bir şeyler, bir cehennemi mucize duyusu, İyi ile Kötü konusunda da şiddetli bir takınak göze çarparken, kişiliğinin öteki bölümü Modern Çağ’ın ilk bilimsel ve teknolojik zihniyetini ortaya koyar.

Arka ayakları üzerine dikilen tuhaf hayvan, metafizik mutsuzluk âleminin açılışını yapmak üzere zoolojik mutlulu­ğu ebediyen terkeder. Ölüme adanmış za­vallı bedenin içindeki gülünç sonsuzluk özlemidir bu. Sadece kendi sonlarının far­kında olmayanlar kurtulacaklardır bun­dan: Yani biricik ölümsüzler olan çocuk­lar.

Dünya üstündeki herşey zamanın acı­masızlığına boyun eğer. Binlerce kölenin kanıyla inşa edilmiş o kibirli firavun pira­mitleri bile, sonunda çölün fırtınasıyla kumuyla aşınıp giderler ve sonsuzluğun birer taslağından başka birşey olmadıkla­rını gösterirler. Bu yıkıcı güçler karşısında sapasağlam ayakta kalan, ağırlığı olma­yan geometrik şekildir yalnızca, o firavun piramitlerine matematik iskeletini veren de odur. Calabria’nın berrak gökyüzü al­tında. sanatların en gayri maddi olanının armonilerini dinleyen Kroton'lu Pytagoras üçgenlerin, beşgenlerin ve çokgenlerin ebedi evrenini sezen ilk insan oldu.

Bundan birkaç yüzyıl sonra da kötü kalpli bir dahi, bedeninin geçici oluşun­dan derin (ve belki de dramatik) bir ıstı­rap duyan bir adam, kendi payına bu ku­sursuz evreni düşler, ve öğrencilerine, bu evrene geometri yoluyla ulaşmaları için baskı uygular. Onun en ünlü öğrencisi de, ölümlülerin bu 'topos uranos ’a varma yo­lunu bir eğretilemeyle açıklamayı dener: Bir başka zaman diliminde, kanatlı iki at, ruhu Mükemmel Biçimler Ülkesi'ne gö­türen bir arabayı çekmekteydi tanrıların eşliğinde;  ne var ki ruh, bu görkemli par­laklığı farketmeye başladığı anda, ve bel­ki de bu yüzden, atların denetimini yitirdi ve kendini yerde buldu; o gün bugündür, zamana boyun eğmiş evrenin çalkantılarıyla oradan oraya itilip kakılan bu bi­çimlerin kaba saba maddeleşmelerinden başka birşey görmemeye mahkumdur. Buna karşılık, tanrılarla yoldaşlığından da birşeyler kalmıştır ona: Zekâ ve zekâ­nın en mükemmel başarısı olan geometri kasırgaların öfkesinin, birbirini seven ve yok eden varlıkların, gururla yükselip re­zilce yıkılan imparatorlukların ötesinde sonsuz ve yıkılmaz bir evrenin var oldu­ğunu olanca sessizliğiyle gösterir ona.

Bundan bin yıl sonra da bir başka dahi (ki, tıpkı öbür insanlar gibi, ama dâhîlere özgü bir şiddetle, aşkın ve dostluğun geçi­ci mutluluklarını tadıp zamanın kaçınıl­maz mutsuzluğunun acısını çekmişti), ge­ne matematiğin yardımıyla, yalnızca gücü değil, sonsuzluğu da aradı; ve matemati­ğin yeterli olmadığı noktada, üzerinde za­manın geçmediği sanata başvurdu. Melankoli anlarında şöyle konuşacaktı bu adam: “ O, tempo consunıatore delle cose; o, invidiosa antichita, per la quale tut te le cose sono c onsuma t o dai dur i den t i de ıl a vecchiezza, poco apoco, con lenta morte!”

Kayalıklar Bakiresi

Bu narin imgelerin altına nasıl olur da geometri'nin ebedi şekillerini yerleştirmezdi? Kayalıklar Bakiresine bir göz ata­lım: Buğulu maviliği ve yeşilliği içinde, dünyanın korkunçluklarından usulca uzaklaşmış bu gizli dolomit mağarada giysilerin zarafeti ve davranışların dilsiz inceliği altında sade, süssüz üçgenleri, ebediyetin iskeletini bulup çıkarırız.

To the Lighthouse başlıklı romanda bir kadın ressam “herşeyin hafif ve en ufak bir esintide sallanmaya hazır görünmesi­ni, ama altta demirden bir yapı bulunma­sını” ister.

Virginia Woolf'un uyguladığı estetiktir bu; ve Leonardo’nunkinin aynıdır.

Olağanlıkların bu reddiyesi ile, notla­rında gönderme yaptığı bu necessita: Me­leğin uzattığı gizemli işaret parmağı, ge­reksiz ya da sadece süs için oraya konmuş bir öğe değildir; tablonun öğrencileri ya da taklitçileri tarafından yapılmış olan ve- National Gallery’de bulunan kopyasında bu jest kaldırılmıştır ve tablo da bu yüz­den garip bir şekilde niteliğinden birşeyler yitirmektedir.




Kayalıklar Bakiresi, 1483 dolayları, 198 x 123 cm. "... Dünyanın korkunçluklarından usulca uzaklaşmış bu gizli mağarada giysilerin zarafeti, davranışların dilsiz inceliği altında, ebediyetin iskeletini buluruz... Meleğin gizemli işaret parmağı süs için konmuş değildir. ”



Bilime saygı duyan, Platon'cu fikirler üzerine yapılan büyük tartışmaların için­de yaşayan Leonardo, aslında üçgenler, daireler ve beşgenler üzerinde resim yapı­yordu; yalnızca şu vardı: Onun melekleri­nin ve madonnalarının titreşen teni bu matematik katılıktan usulca ama tartış­ma götürmez biçimde sıyrılıveriyordu; tıpkı, morgda geçirdiği uzun gecelerden sonra yürekleri ve sesleri taklit etmek üze­re yaptığı o hantal âletlerden sıyrıldığı gi­bi.

Hayatla ölümün gizemini saran örtüyü kaldırmak için boşuna teşrihler yapan, bu gizemi robotlarında yeniden yaratmak için beceriksizce uğraş veren Leonardo, bu gizeme resimde ulaşacaktı.

Bilimi niteleyen nesnellik arzusu ile sa­natta kendini gösteren o kaçınılmaz öz­nellik arasındaki mücadele Leonardo’da dramatik bir biçimde ortaya çıkar. Muğ­lak simaların barındığı şu sessiz mağara­lar, Leonardo’nun dolaylı birer portresi değillerse, nedirler peki?

Benedetto Croce, belki de sofuluğuna sinir olduğundan, Leonardo’ya herhangi bir felsefi değer vermeyi reddeder: Filozof derken bir düşünce sistemi geliştirmiş bi­rini kastediyorsak, Croce bunda haklıdır da. Ama hem bilim adamının zihinsel, hem de sanatçının duyumsal sezgisi aracılığıyla Mutlak olanın peşinde koşmaktan söz ediliyorsa, o zaman Leonardo’yu, Al­man romantizminin akılcılıkla akıldışını uzlaştırmak üzere yarattığı arketip’in bir öncüsü olarak görmek pek de yersiz olmaz.

Paul Valery (Leonardo için) "c'est le pouvoir quiimporte" diyor. Valery’ye göre Leonardo herşeyden önce modern tekno­lojinin vanalarını açan bir mühendis. Ama bu “herşeyden önce” bana çok doğ­ru gibi gelmiyor; çünkü bu Floransalı sa­dece fiziğin doğrularını araştırmakla kal­mamış, zihinsel ve duyumsal yetilerinin tümüyle o 'Mutlak’ın ardına düşmüştü; gerçek şu ki, mitosların ve düşlerin kilidi­ni açma konusunda kıyaslamalar ve teo­remler adamakıllı yetersiz kalıyor. Bu iki başlı yaratıklar, kelimenin dar anlamın­daki filozoflardan- ki Croce o ağır yargısı­nı verdiğinde sadece bunları tutuyordu göz önünde- işte bu noktada ayrılırlar. Leonardo’yu Hegel’le karşılaştırmak el­bette saçma olurdu; ama Leonardo’da Alman romantizminin önerdiği o Kraft- menseh ’i de, Nietzsche’nin ortaya koy­duğu üstinsan’ın habercisini de görebili­riz. Bütün insanlar gibi ölümlülüğe mah­kum olan Leonardo’da neredeyse yürek daralmasına varan bir sonsuzluk özlemi vardır. Peki bu. Alman şairleriyle düşü­nürlerinin Sehnsucht ’u değil midir? Leo­nardo gibi eksiksiz sanatçıları yaratan da son’dan Sonsuzluğa bu sıçrayış değil mi­dir zaten? Schelling sanat biçimlerinin, nesnelerin bizatihi kendi biçimleri oldu­ğunu haykırırken abartıyor muydu?

Öte yandan gerçeğe yalnızca filozofla­rın saf düşüncesiyle varılabileceğini var­saymak, Batı dünyasına iki bin yıldır ege­men olan bu akılcı (rasyonalist) kültürün böbürlenmesinden başka birşey değildir. Peki ama neden filozoflar da Laonardo gibi çok yönlü bireyler değil? En büyük düşünürler de. Mutlak olana ulaşmaya çabaladıklarında mitoslara başvurmak zorunda kalmamışlar mıdır?

İnsanoğlu, çağdaş zihniyeti doğuran bu zavallı bölünmüş, parçalanmış varlık olmazdan önce, bütünsel bir varlık iken, şiir ile düşünce ruhun yegâne tezahürünü oluşturmaktaydı. Jaspers'ın da belirtiği gibi, dinsel törenlerde söylenen sözlerin büyüsünden insan yazgısının anlatımına, tanrılara yapılan yakarışlardan dualara kadar, insanoğlunun her türlü ifade biçi­mine mührünü vuran, şiirdir. Başlangıç­taki felsefe, kozmos’un bu ilk araştırılma­sı da, şiirsel faaliyetin güzel ve derin bir ifadesinden başka birşey değildir.

XVIII. yüzyılda Napolili Giambattista Vico, şiirle mitosu birleştiren akrabalık bağını keşfetti; sanat eserlerinin, kendile­rine özgü muammalı bir biçimde de olsa, insanlık durumunun nihaî gerçeklerini ortaya koyan birer mitoloji olduğu tartış­ma götürmez. Kafka’nın o devâsâ simge­ler dünyasıyla tam olarak ne anlatmak is­tediğini “bilmiyoruz” (kendisi de bilmi­yordu zaten), ama bizi allak bullak ediyorsa eğer, bu, derinlemesine gerçek ve açıklayıcı birşey sayesinde olmaktadır; işte bu “birşey” de, Pascal’in “raisons du coeur ’ ünden başka hiçbir muhakeme tarzına indirgenemeyen, sanatın gizemidir. Pascal: On bir yaşından itibaren büyük uzmanları şaşkınlığa düşüren matematik dehası; böyle kesin bir nitelemeyi basit bir kızgınlık sonucu geliştirmesi sözkonusu olamazdı.

Leonardo yalnızca derinlemesine değil, aynı zamanda enlemesine de Sonsuzlu­ğun peşinde koşuyordu; belki de en bü­yük yanlışı da bu oldu; çünkü fazlaca en­gin bir girişimdi bu. Düşüncelerini döktü­ğü beş bin sayfa boyunca bu yanlış doğru­lanır. Leonardo bu sayfalarda adetâ nevrotik bir telaşla ejderhalardan uçaklara aorta’lardan Kilise törenlerine, ermişler­den savaş arabalarına koşturur durur. Üstelik, mükemmellik arzusu ona her noktada hükmeder: "voler cercare sempre eccelenza sopra eccelenze e perfe- zione, sopra perfezione," der :Vasari. Ve, beklenebileceği gibi, kıskançlık ya da dü­pedüz aptallık yüzünden. Sonsuza yaptığı çağrının belirtileri onda ölümcül bir ku­sur olarak yorumlanır: Lorenzo di Medici onun Floransa’yı terketmesine ses çı­karmadığı gibi, Ludovico için bir tavsiye mektubunu güçbela verir ona. Ludovico da onun gerçekliği muazzam ölçüde en­gin bir alana yayabilecek tasarılarını, ger­çekçi insanların klasik alaycılığıyla dinler; Papa X. Leo, özellikle kardeşi Giuliano’yu hoşnut etmek için bir tablo ısmar­lar ona, ama Leonardo’nun yeni bir cila yapmak amacıyla bitkileri incelemeye ko­yulduğunu duyunca omuz silker ve “ Costui non e per famulla,” der, “ costui norf-e per far nulla si non l’infinito,” di­yecek yerde. Haydi, haksızlık etmeyelim; Bir miktar hakkı da yok değildi hani, çünkü sonsuzluğu yapabilmek için, en azından ebediyet gerekliydi Leonardo’ya.

Roma’da neredeyse bir münzevi hayatı yaşayan Leonardo botanik konusundaki araştırmalarını sürdürür, yaprak dizilimi [phylloiaxie] günedoğrulum yasalarını bulur, özsuyun kılcal da­marlarla yükselmesi olayını açıklar, Pa­palık devletlerinin sınır haritalarını çizer, bölgedeki bataklıkları kurutma planlarını yapar, paralelkenar yasasını bulur, para basmak için ilk mekanik aygıtı icat eder, cisimlerin düşüşünü inceler, denge çarkını [gyroseope] tasarlar, kuşların anatomisi ve uçuş fizyolojisi üzerinde araştırmalar yapar, rüzgârların gücünü hesaplar, yo­ğunluk problemleri üzerine eğilir, ve ses üzerine yazmakta olduğu el kitabını iler­letir.

Yaşlandığını hissetmeye başlamıştır; ölüm düşüncesi zihnini sürekli meşgul eder; not defterine karınca duası gibi harflerle şöyle yazar: “imkansızı istememeli.”

Derken, I. François, bu amacın peşin­de koşmayı sürdürsün diye onu ülkesine çağırır: Leonardo da âletlerini, taslakları­nı, maketlerini, robotlarını, elyazmalarını ve boyalarını toplar, Fransa’ya gider. Burada, ömrünün geri kalan her dakikasını değerlendirebilmek için büyük bir coş­kuyla sürdürür araştırmalarını; ama ya­pacak çok fazla şeyi vardır, zamansa baş döndürücü bir hızla akıp gitmektedir ve Leonardo da korkunç yavaş çalıştığı duy­gusuna kapılır. Son Yemek tablosunu yapmak için on yıl harcadığı halde İsa’nın yüzünü tamamlamayı başaramaz-belki de buna yalnız tanrı muktedirdir de ondan. Leonardo her bakımdan huzursuz­dur artık; sorunlar bir labirent gibi sarar onu, surlardan fiziğe, fizikten anatomiye geçer durur; dahası, o yorgun ve yaşlı ha­liyle saray için gösteriler düzenlemek zo­rundadır; bunları gizli ama acılı bir istih­zayla yürütür: Ona bunun için para ödenmektedir. Neden sonra, Cloux’daki evine döner ve kendini yeniden çalışmaya verir. Mona Lisa’sını ve Ermiş Voftizci Yahya ’sını da beraberinde getirmiştir; bunları rötuşlamak isteğindedir, çünkü yüzleri yıllar yılı düşlediği ifadelere tam tekabül etmemektedir bir türlü. Sağ eli öylece aşa­ğıya sarkmıştır, hareketsiz; artık sol eliyle çalışmak zorundadır. Umutsuzlukla dolu kapkara geceler boyunca, darmadağın ol­muş eserlerini,-Sforza’nın atı gibi- talihsiz çalışmalarını, gitgide harabolan Son Ye­mek tablosunu ve son şeklini almayı bek­leyen o muazzam elyazmaları yığınını- anatomi, hidrolik, optik, resim, mimarî elkitapları, uçuş ve tahkimat üzerine etüdler- düşünür durur.

Tümü de tamamlanmamış olarak kala­caktır.

Karakalemiyle çizdiği kendi portresine bir göz atalım şimdi: O güçlü alnın altın­da, ulaşılmaz bir zekânın derinliklerinden gelen iki delici göz Evreni inceden inceye tarar; buruk bir ağız, bastırılmış bir tik­sintiyle canlı bir melankoliyi açığa vurur.

Ser Piero'nun elinden tutup Verrocchio’nun atölyesine götürdüğü bu ışıl ışıl ve narin delikanlıdan o kadar uzaktayız ki artık! Bu otoportrede zamanın ve bahtsızlıkların izi seçiliyor! Andrea del Verrocchio’nun genç Dâvud’u için kullandığı yüz çizgileriyle bu yüz arasında, düş kırık­lığının ve acıların açtığı ne büyük bir uçu­rum var şimdi! Bu yaşlı yüzde inançla düş kırıklığı, aşkla nefret, yaşanmış ya da ön­ceden sezilmiş ölümler, onu hüzünlendi­ren ya da yılgınlığa sürükleyen güz mevsimleri, düşlerinde onu ziyarete gelen ha­yaletler (yavaş yavaş fakat amansızca) bı­rakmışlar izlerini. Çekilen acılardan ağla­yan, uyumak için olduğu kadar utanç duygusuyla ya da kurnazlıkla kapanan bu gözlerde, inatçılıkla olduğu kadar za­limlikle de büzülen bu dudaklarda, kay­gıyla ya da şaşkınlıkla çatılan, sorgular­ken ya da kuşkuya düşünce de hemen düzeliveren o kaşlarda çizilmiş ruhun değiş­ken coğrafyası; yüzün o narin ve işlenebi­lir maddesine hakkedilmiş. Ve ruh, kendine özgü yazgı uyarınca (ete kemiğe bürünmeden var olamayacağı için) işte bu tende böylece ortaya koyar kendini; aynı zamanda hem kendi hapishanesi hem de yegâne var olma imkanı olan bu tende...

Evet, burada elimizde kalan, Leonar­do’nun ruhunun Evreni gözlemlediği (ve acı çekerek duyumsadığı) yüzdür işte. Tıpkı, demir parmaklıkların ardındaki idam mahkumu gibi.

Kralının Veliaht prens ve Lorenzo onuruna düzenlediği debdebeli kutlama törenlerinin ardında Leonardo küçük evi­ne kapandı ve “Artık çalışmaya devam edeceğim”, diye yazdı. Ne var ki, 1519 yılının çetin kışı ve kader, bu konuda başka bir karar almışlardı. Leonardo son saati­nin geldiğini anlayınca ruhu, Albani sıradağlarının bir kolu üzerinde kurulmuş küçük bir köye uçup gitti. Orada, yazları birbaşına yapılmış siesta’lar sırasında göl­gesinde uyukladığı yaşlı zeytin ağacını, hem ürkerek hem de kendinden geçerek keşfettiği mağarayı gördüğü kesin; dere­nin şırıltısını da duymuş olmalı. Çünkü ölüme yaklaştığımız ölçüde, toprağa da yaklaşırız: Ama genel anlamda toprağa değil de, çocukluğumuzun geçtiği, oyun oynayıp büyümüzü kurduğumuz o (öyle­sine değerli, öylesine özlenen) gizli köşe­ye. Ve oracıkta bir ağacı, bir dostun yüzü­nü, yanıbaşımızda koşuşturmuş bir köpeği, mahmur yazın içinde tozlu, gizli bir patikayı, cırcır böceklerinin uğultusunu, o küçük dereyi, böyle şeyleri hatırlarız iş­te. Hiç de büyük olmayan, hatta adamakıllı mütevazi şeylerdir, böyle anlarda hü­zünlü bir ihtişama bürünen.

Leonardo, dostu messer Francesko di Melzi'yi çağırıp elyazmalarını ona teslim eder, son isteklerini bildirir ve bu acımasız dünyada kendi payına düşen haksızlıklar­la acıları unuttuğunu belirtir.

2 Mayıs 1519 günü, ruhunu en yüce ve gerçek Yaradan olarak hayranlık besledi­ği Tanrı’ya havale ederek yurdundan uzakta ölür.

Kemikleri, daha önceden ve her zaman olduğu gibi, yeryüzünün o bölgesini tıpkı öteki bölgeleri gibi tarumar eden savaşlar esnasında kayboldu. Romantik dönem­den bir Fransız şairi, Arşene Housaye, onları barındırmaya elverişli yerlerin hep­sinde aradı ondan arta kalanları. Sonun­da, boylu boslu bir bedene, güçlü bir ka­faya sahip olmuş bir insanı belirleyen ke­mikler seçti. Bunları Saint-Blaise kilisesi­ne gömüp mezarın üstüne de küçük bir taş dikti. Nietzsche'nin, iyi’nin ve kötü’nün engin ülkesini görmüş bir adamın sessizliğine sahip olduğunu söylediği bu adamdan arta kalanlar belki de orada gö­mülü şimdi. Birkaç kemik ya da birkaç kemiğin tozu: Sayısız yönü bulunan bu dahinin bedeninden arta kalan bunlar iş­te.

 Ernesto Sabato

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder