VERLAİNE & RİMBAUD


Bir yazar alışıldık olamayana ulaşmaya ya da izan ve biçimle karmaşık şekilleri yoluna koymaya ne kadar çabalarsa çabalasın, yazarın kurgusu hayatın geliştirdiği kurgunun derinliklerine ulaşamaz ve onun kadar trajik olamaz. Başlangıç basittir ve coşkunlukla yükselen zirve öyle göz alıcıdır ki son, saf bir trajedi olamaz. İnsanların küçücük elleriyle çoktan onların kontrollerinden çıkmış canavar yüzlü bir gücün üstesinden gelmeye çabalamasına rağmen, kaderin insanlardan bağımsız ilerleyip insanların üstünde yükseldiğinde hissettiğimiz o garip duyguya, trajikomik bir duruma dönüşür son.

Başlangıç, klasikti. Bir gün Verlaine, kırsaldaki bir tanıdığından ilişiğinde on beş yaşında bir çocuğun şiirlerinin bulunduğu bir mektup alır. Verlaine’e şiirler hakkında ne düşündüğü sorulur. Şiirler şunlardır: Şaşkınlar, Oturmuşlar, Yedi Yıllık Şairler, İlk İnanç. Herkes bu şiirlerin Arthur Rimbaud’ya ait olduğunu bilir çünkü bu çocuğun şiirleri Fransız edebiyatının en değerli şiirleri arasındadır. Rimbaud, en iyilerin durduğu bir yerde başladı ve yirmi yaşına geldiğinde edebiyatı bezdirici ve önemsiz bularak bir kenara attı. Verlaine şiirleri okuyunca büyük bir heyecan duydu. Parlayan bir hayranlıkla çocuğa cevap yazdı. Bu sırada şiirler elden ele dolaşmaktaydı Tipik olarak Fransızca vurgulu kelimeler hızla kullanılmaya başlanmıştı. Victor Hugo, soylu iyi niyetiyle bu şairin “Çocuk Shakespeare” olduğunu vurgulamıştır.

Charleville’in taşra ilişkileri Rimbaud’yu iğrendirmekte ve ona huzursuzluk vermektedir. Verlaine, duyduğu heyecanın etkisiyle Rimbaud’ya yazarak, 

“Sevgili yüce ruh, gel. Seni bekliyoruz ve gelmeni istiyoruz” der.

Verlaine’in kendisi de o sıralar işsizdir ve Paris’teki hayatını hem kaos ve belirsizlik hem de bir yabancıyı darbe almış kaderine misafir olarak davet eden itaatkâr ve duygusal doğasının hayret verici aptallığının tehlikeleri beklemektedir.

Rimbaud gelmiştir. Balzac’ın Vautrin karakterinde canlandırdığı gibi şeytani bir fiziksel güçle dolu, iri yarı dinç bir delikanlıdır. Büyük kırmızı yumrukları ve hayatının erken yaşlarında yozlaşmış meraklı bir çocuk suratıyla bir köylü, bir sokak çocuğu ama bir dâhidir. Rimbaud’nun içindeki her şey, amacı olmayan ve sonsuzluğa dönmüş bir güç, aşırı, vahşi ve müstesna bir erkekliktir.

Rimbaud, önce edebiyatta yolunu kaybetmiş istilacı tipli biridir. Edebiyatın içine her şeyi koyar. Ateş, doygunluk, güç ve çok daha fazlasını. Büyük yazarların koyduğundan daha fazlasını koyar. Kendisinden önce Dante’nin yaptığı gibi delice rüyalarını ve hayat görüşünü bir yanardağ misali dışarı püskürtür. Sanki sonsuzluğu parçalayacakmış gibi her şeyi sonsuzluğun suratına çarpar. Bu yaratılış; yıkım, güce susamış bir kuvvet, her şeyi kavrayıp ezen bir el ile doludur.



Rimbaud’nun şiirleri sadece hiddetin ani hareketleridir. Onun şiirleri, gerçekliğin vücudundan vahşi ısırıklarla koparılmış taze etin kanlı parçalarına benzer. Şiirleri bütün edebiyatın “dışında ve üstünde”dir. Çağdaş şairlerden hiçbiri kâğıda şiirler yazıp bunları rüzgâra bırakmış mıdır? Çok titiz şekilde hesap yapan Stefan George ya da Mallarme’den farklı olarak Rimbaud içtenlikle halkı ve edebiyatı hakir görmüştür. Rimbaud’un kendi çabalarıyla basılmış tek bir satırı dahi bulunmamaktadır. Rimbaud, kendisinin devasa gücünün fani örneklerine tamamıyla ilgisizdir. Yirmi yaşında, dünyayı gezmek için ünü ve arkadaşlarını geride bırakıp yola koyulmuştur. Afrika’ya gider, burada hapis yatar ve daha sonra İtalya’nın buradaki bölgelerini kaybetmesiyle sonuçlanacak Kral Menelik yönetiminde bir çatışmaya hazırlanarak dünya tarihinde rol oynar. Üç yıl içinde, hayatın bütün renklerinin, seslerinin, biçimlerinin ve güçlerinin içine döküldüğü, farklı biçimlerde fokurdadığı ve ateşli bir ânın parlaklığı ile dolup taştığı afallatıcı çılgın bir rüya olan Sarhoş Gemi de dahil olmak üzere güç ve hırsla dolu şiirler yazar. Hayatı bir rüya kadar çılgın, güçlü ve zaman karşısında önemsizdir. Verlaine bu tuhaf çocuğu memnuniyetle koruması altına almıştır. Karısı bu konuda çok da hevesli değildir ve bu hoşnutsuzluğunu hiçbir zaman gizlememiştir.

Belki de kadınsı bir önseziyle karısı, bu yeni arkadaşta Verlaine’i tehdit eden tehlikeyi farkında olmadan sezmiştir.

Arkadaşlık bağı daha da güçlenmiştir. Verlaine’in çelişen çocukluğu birden uyanmıştır. Verlaine güçlü, müstehzi ve şehvet düşkünü sohbete olan düşkünlüğüne Rimbaud ile bir arkadaş bulmuştur. Verlaine’deki ilkel unsur aniden Rimbaud’un kişiliğinin ilkel, saf insani ve vahşi erkekliliği ile bağlanmıştır. Doğasındaki kadınsılık tamamlanmayı bekliyordur. Sanki yıllardır birbirlerinin kaderine yazılmışlardır, kişilikleri birbirine benzemektedir. Hiçbir duygusal yakınlık olmadan birliktelikleri arkadaşlıktan ziyade ihtiyaç sebebiyle daha da güçlenmektedir. 1872’de bir gün Verlaine karısını, çocuğunu ve içinde yaşadığı dünyayı terk edip, Rimbaud ile birlikte bilinmeze doğru yol alır.

Kuşkusuz Verlaine ve Rimbaud arasındaki ilişkide tuhaf bir unsur vardı fakat onların arkadaşlıklarını anlamak için var olan tehlikeli olasılıkların güçlü bir kişisel heveste maddi gerçeklere dönüştüğünü bilmek ne gereklidir ne de zorunludur.

İkisinin yolu, anayollardan ve hapishanelerden geçti. “Seyahat için şeytani bir öfke” ikisini de ele geçirmişti. Belçika, Almanya ve İngiltere’den geçerek dolaştılar. Çoğu zaman bir amaçları yoktu. Londra’da bir süre kaldılar. Geçimlerini dil öğreterek ve toplumsal siyasetle ilgilenerek sağlıyorlardı. Rimbaud bir süre sonra ayrılmıştı ama hasta Verlaine’i evine götürmek için tam zamanında geri dönmüştü. Verlaine’in sürdürdüğü korkunç hayat onu yıpratmıştı. Verlaine, o kötü günlerin trajik olaylarını “Louise Leclerq” adlı novellasında dile getirir.

Bu eserinde Verlaine, “Ders vererek kazandığı üç beş kuruş, akşamları Portekiz şarabı ve İrlanda birası için harcanıyordu. Mide unutulmuştu, beyin etkilenmişti ve dersler verilmiyordu. Bu yüzden açlık ve sinirlilik bu cesur adamın amacını öldürmüştü” diye yazar.

Verlaine, Ardenler’de küçük bir kasaba olan Bouillon’a götürülür. Burası büyük Belçikalı şair Charles van Lerberghe’in yaşadığı yerdir. Verlaine, Rimbaud ile birlikte tekrar yollara düştüğünde henüz tam iyileşmemiştir. Zihinsel rahatsızlık, fiziksel rahatsızlığa dönüşmüştür. Bu krizde birdenbire ortaya çıkan denge yoksunluğu Verlaine’in hayatının dışında ortaya çıkar. Aradığı ve tatmin olmadığı belli bir şey yoktur. Mükemmel hislerin adamı olan Verlaine, kendi tarzını hayata uygular. İçindeki şefkati açlık, sarhoşluk ve vahşi bir kader boğmuştur. Rimbaud ile olan arkadaşlığının da zararlı biçimleri vardır. Sıklıkla kavga etmeye başlarlar. Neredeyse her saat Rimbaud’nun fokurdayan sinirleri ile Verlaine’in geçici sert ve vahşi tavırları çatışır. Hiç şüphesiz ikisi de sarhoştur. Güçlü olan Rimbaud, güç isteği için, renklerin parladığı dürtülerin daha bir şiddetlendiği ve birlikteliğin daha hızlı, keskin ve cesur olduğu bir sarhoşluk istediği için içmektedir. Verlaine, pişmanlığı, elemi ve zayıflığı boğmak için absent içer. Hayatın bütün kötülüklerinin içinde damıtılmış gibi durduğu bu tatlı içkiden Verlaine vahşiliği ve hararetli karmaşaları çıkarır.

Bir keresinde Verlaine uzaklara kaçmıştır ama pişman olup geri dönerek Rimbaud’dan kendisine katılmasını istemiştir. Rimbaud ile birlikte Belçika’ya gitmişlerdir. Bütün zorluklar çözülmek üzeredir. Verlaine’in karısı affetmeye hazırdır ve pişmanlık duyan bu adamla buluşmak için yola çıkar. Bunun üzerine Rimbaud da Verlaine’i terk edeceğini ilan eder. Bunun üzerine gerçekleşen olayın nasıl meydana geldiğini kimse bilmiyor. Bunun kıskançlıktan mı, öfkeden mi, nefretten mi, aşktan mı yoksa sadece sarhoşluktan mı olduğu bir muammadır. Neticede Brüksel sokaklarında bu felaket meydana gelmiştir. Verlaine, Rimbaud’yu takip etmiş ve bir revolver ile ona iki kez ateş edip yaralanmasına neden olmuştur. Polisler gelmiştir. Rimbaud’nun Verlaine’i müdafaa edip affetmesine rağmen Verlaine tutuklanmış ve iki yıllık cezaya çarptırılmıştır. Bu yılları Mons’ta geçirmiştir. Bu olayın ardından Verlaine’in karısı Victor Hugo’nun araya girmesine rağmen boşanma konusunda ısrar etmiş ve boşanma gerçekleşmiştir.

Böylesine trajik bir kahramanlık için bu son oldukça sıradan ve klişedir. Ama Verlaine ve Rimbaud’nun arkadaşlıkları devam etmiş, yazışmışlardır. Verlaine hapishaneden şiirler göndermiş ve din değiştirme konusunu anlatmıştır. O sıralar eşsiz ve sonsuza karşı bir açlık duyup yeni maceralar aramak dışında her şeye karşı soğuk ve ilgisiz davranan Rimbaud’yu bu din değiştirme durumu pek de tatmin etmemiştir. Verlaine, hayatlarını yeni bir şekilde birleştirmek için Rimbaud’yu da din değiştirmeye yöneltmeye çalışmadan hapishaneden salınmak üzereydi. Din değiştirme şevki ve her şeye karşı başlangıçta hissettiği o heyecanla Rimbaud’ya, “Birbirimizi İsa’da sevelim” diye yazıyordu. Rimbaud ise bu çağrı karşısında alay edip nihayetinde de Verlaine’e Stuttgart’ta Aziz “Loyolalı Ignatius”u ziyaret etmesini söylemiştir.

Komedinin, birleşme trajedisinin önüne geçme ânı gelmiştir. Verlaine, Stuttgart’a gitmiş din değiştirmeye çalışmıştır. Maalesef bunu din değiştiren kişiler ve peygamberler için pek de uygun olmayan küçük bir yerde yapmıştır. Zaten hem azizin hem de alaycı kişinin ortak noktası içkiye karşı olan tutkularıdır. Hiç kimse bu din değiştirme olayına tanık olmamıştır. Sadece sonuç bilinir. Eve dönerken hem rahip hem de Verlaine sarhoştur ve aralarında bir kavga çıkar. Bunun ardından ise edebiyat tarihinde eşsiz bir olay vuku bulmuş olur.

Fransa’da Neckar kıyılarında coşkun ay ışığında yaşayan iki büyük şair yumruk ve sopalarla birbirlerine girişirler. Bu boğuşma çok uzun sürmez. Vahşi bir hayvan gibi olan atletik ve tutkuların adamı Rimbaud kolaylıkla gergin ve zayıf, sarhoşluktan ayakta duramayan Verlaine’i yener. Başının üstüne attığı yumrukla Verlaine'i yere yapıştırır. Başı kanamaya başlayan Verlaine bilinçsiz şekilde kıyıda uzanır.

Bu, birbirlerini son görüşleridir. Bir sonraki gün Verlaine ortadan kaybolur. Artık bu hikâye bitmiştir ama birbiri arasında birçok mektup gider gelir. Daha sonra ise Rimbaud’nun bütün dünya etrafındaki büyük yolculuğu başlar. Uzun yıllar Paris’teki arkadaşları onun öldüğünü düşünmüştür. Bugün bile Rimbaud’nun hayatının geri kalan kısmı hakkında çok az şey bilinmektedir.

Rimbaud, Viyana’da serseri olarak tutuklanmış, Balkanlar’da ise tüccar olmuştur. Sarhoş Gemi şiirinde öngördüklerini gerçekleştirerek Avrupa'ya veda eder ve Afrika’da bir kâşif, general ve fatih olur. Rimbaud bu beklenmeyen alanlarda, gençlik yılında kırılgan olan üzerinde harcadığı ve onun nezdinde dil ve ritim malzemesi olarak çok zayıf olan devasa enerjisini son damlasına kadar kullanmıştır. O günlerde edebiyatı hor gören tek gerçek yazar olan Rimbaud ölünceye kadar bir başka satır yazmamış, sadece vahşi ve tuhaf hayallerini hayatın malzemesinde şekillendirmeye çabalamıştır. Hararetli yaşamı gibi yüksek ateşten ölmüştür.

Verlaine için bu bir hikâyeydi. Birçok parçaya ayrılmış bir hayatta en önemli ve gerçek olan bir hikâye. Verlaine din değiştirmesinin ardından Paris’e ve edebiyata döndü, fiziksel olarak 1896’da çalışırken öldü. Halbuki içindeki sanatçı çoktan ölmüştü.

Stefan Zweig

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder